İzleyiciler

Trikotilomani ile Yaşamayı Öğrenmek

Saç yolma dürtüsünün tekrar eden yapısını anlatan karanlık tonlu illüstrasyon
İçimdeki Tekrar

Buzikamilmüdür: Her Şeyin Başladığı Yer

Küçüklük lakabımdan bahsetmek istiyorum sizlere: “Buzikamilmüdür.”

Lakabın hikayesi ise bir gezi sırasında mola verdiğimiz petrol ofisine ait mini hayvanat bahçesinden geliyor. Kafeste duran iki maymun: Buzi ve Kamil.

Dişlek, tüylü ve biraz da o zamanlar anlam veremediğimiz alışkanlıkları olan bir çocukken arkadaşlarım tarafından o maymunlara benzetilerek almıştım bu lakabı. “Müdür” kısmının eklenmesi ise bana kalsın.

O zamanlar bilemediğimiz alışkanlıksa ellerimin devamlı saçlarımda olmasıydı.

Saçlarımın bazılarının pürtüklü olduğunu fark ettim ve bunun sadece bana özel bir şey olduğunu sanıyordum. Sonra o pürtüklü saçları ayıklamaya, tek tek koparmaya başladım.  Bu süreç 2008 yıllarına denk geliyor. Davranışın yoğunlaşması ise bana yöneltilen herhangi soruyla artıyordu.

2008'de “Seviye Belirleme Sınavı” adıyla yeni bir sistem gelmişti.  Artık liseye geçmek için 6,7 ve 8. sınıflarda sınavlara tabi tutulacaktık.12 yaşındaki çocukların üstüne çöken kaygı ve baskının farklı şekillerde ortaya çıktığını bugün daha iyi anlayabiliyorum. Sadece buna bağlı olduğunu düşünmesem de bunun tetikleyici etkenlerden biri olduğunu biliyorum. İlk kez kendimde keşfettiğimi sandığım saçlarımı yolmak literatürde ise yerini almıştı.

Bir Alışkanlığın Adını Öğrenmek

Yıllar sonra tanışacağım o kelimenin adı: trikotilomaniydi. Sizleri de tanıştırmak isterim, merhaba deme vakti geldi. Yunanca kökenli bu kelime; thrix yani saç/kıl, tillein: yolmak ve mania: delilik kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş. Fransız olan dermatolog Francois Henri Hallopeau, saçlarını tutamlar halinde çeken genç bir adamın durumunu 1889 yılında bu kelimeyle tanımlamıştır.

İnternette araştırdıkça akademik çalışmalara da rastladım. Başlangıç yaşının değişkenlik göstermesiyle birlikte çoğunlukla çocukluk ve ergenlik dönemine denk geldiği yetişkinlik de devam ettiği yer alıyor. Bir tez çalışmasında ortalama başlangıç yaşının 10-13 yaşlarında olduğunu ve duygu düzenlemede problemler yaşamaya bağlı ortaya çıktığı yer alıyordu. Belirtilen yaş aralığı benim hikayeme de uyuyor.

Neden olduğunu tam bilmeden ve neyin tetiklediğini bilmeksizin evin farklı yerlerine bıraktığım saç yumakları önce annemin ve ablamın dikkatini çekmişti. Babamın ilk dikkatini çekişi ise 6. Sınıfta dershanede girdiğim bir deneme sınavında olmuştu. Üç soruyu çözüp sonrasında transa geçer gibi geri kalan sürede sadece saç yolmuş, sonunda rehber hocasının babamı çağırdığı bir güne dönüşmüştü o sınav. Dikkat çekici bir alışkanlık gibi göründü ama bozukluk olduğu düşünülmemişti.

Çok odaklandığımda, korktuğumda, sıkıldığımda ya da düşüncelere daldığımda ellerim hipnotize olmuş gibi saçlarıma gidiyordu. Kuzenlerimle televizyon izlerken saçlarımın birbirinden farklı olduğunu söylüyor, pürtüklü telleri ilginç bir şey olarak gösteriyordum. Onların şaşkınlıklarını bugün hale hatırlıyorum.

12 yaşında başladığım süreç, 30 yaşıma yaklaşırken bile devam ediyor ve bilin bakalım ben hala ne ile mücadele ediyorum. Trikotilomani…

Gizlemek, Kontrol Etmek, Yorulmak


Trikotilomaninin ne olduğu, neden ortaya çıktığı ya da hangi tedavilerin uygulandığı hakkında uzun uzun yazmayacağım. Bir şekilde bu yazı ile karşılaşıyorsanız bu konuda çok yazı okuduğunuzu tahmin ediyorum. Ben daha çok onun benimle nasıl yaşadığından bahsetmek istiyorum.

Ve yıllarca beni bırakması için olan çabalarımdan… 18 yıldır aralıksız yaptığım bu dürtüsel bozukluğu fark etmek ve durdurabilmek için çeşitli uğraşlarım oldu. Kendi deneyimleriniz varsa paylaşmanızdan büyük mutluluk duyarım belki işine yarayacak kişilere ulaşır. Benim hikayemde ise o zamana denk gelmesiyle birlikte iyi bir lise kazanabilmek için en tabi saçlarıma şapka, bandana, baş örtüsü takmakla başlayan önlemler aldım. Bir diğer önlem ellerimi oyalamak için yeni uğraşlar koymaktı. Mesela kalem çevirmek, ojelerini kazımak ya da eldiven takmak… Bazen birkaç saatlik olsa dahi gerçekten işe yarıyorlardı.

Ancak elimin sürekli başımda olması, sosyal çevremin dikkatini çeken ve beni rahatsız eden bir hale geldi. Zamanla bu durum, beni gözleyenlerin toplum içinde dikkat çekmeden yaptıkları küçük uyarılarla anlık engellemelerine dönüştü. Artık alışkanlıktan kurtulmaya çalışmaktan çok, onu gizlemenin yollarını arıyordum. Kollarımın havada kalması dikkat çekmesin diye çözüm üretmeye, yolduğum saçları nasıl saklayacağımı düşünmeye, kimse fark etmeden saç yolabilmek için alternatif yollar kurmaya başladım. Saç derimde oluşan kabuklar ve baş ağrımla bir yön bulmalıydım çünkü kendimden bu davranışı uzaklaştıramıyordum. Zamanla belli anlarda kendimi kontrol edebilme becerisi de gelişiyordu. Az da olsa durdurabildiğim zamanlar oluyordu. O kadar uzun bir süre bu hastalık benimle ki çok iyi tanışmıştık. Terapi deneyimleri, ilaç kullanımları ve okumalarla kontrol ettiğim ve beni yormayacak bir noktaya geldi.

Kızıl kıvırcık saçlı ve sıfır saçlı aynı kadının iki farklı halini gösteren dönüşüm temalı illüstrasyon
Aynı Ben, Başka Zamanlar

Sanırım tamamen hayatımdan gideceğine inandığım üniversite sürecinde bedenimin, fikirlerimi desteklemesi için saçlarımı 3 numaraya vurdum. Evde arkadaşımın saçlarımı kazımasıyla bir başka aşamaya geçiyordum. Kendiyle derdi olan ama belli etmemeye çalışan benim için zor bir karardı. Ne kadar kendimi tebrik etmemiş olsam da meydan okumalarımla birçok şeyi aştığımı düşünüyorum. Oldukça heyecan verici bu süreç saçlarımın benden uzaklaştırmakla çözümlenmeyeceğini anlamam 4 ayımı aldı. Saçlarımın -biraz- uzamasıyla ellerim yine kafamdaydı.

Saçlarımın gitmesi bazı şeyleri kolaylaştırıyordu belki ama trikotilomani yalnızca saçtan ibaret değildi. Duygularımla, kaygılarımla, düşünme biçimimle ve stresle kurduğum ilişkiyle iç içe geçmiş bir yere dönüşmüştü. Duygu durumlarımla bu kadar entegre bir şeyi sahiplenmiş olmak ve dışarıdan fark ediliyor olması da beni sinirlendiriyordu artık. İnsan iç dünyasını neden ifşalasın ki…

Çözülmeyen Düğüm

Uzun süre hayatımdaki “şeyler” düzeldiğinde bunun da geçeceğine inandım.

Ailemle iyi anlaşırsam, zayıflarsam, derslerimi geçersem, güzel bir ilişkim olursa, daha mutlu hissedersem, kendimi başarılı görürsem… Sanki hayatımdaki bütün aksaklıklar birbirine bağlıydı ve biri çözülürse diğerleri de çözülecekti.

Sizlerin de tahmin edeceği üzere öyle olmadı. Aksaklık olarak gördüğüm bazı şeyleri halletmiş olsam da değişiklik olmadı. Bu dürtüyle (saç yolmak) hareket etmeyi ve beni ele geçirmeden hayatımı kurmaya devam etmeye başladım. Lisanstan mezun oldum, yüksek lisansa başladım, mezun oldum. İşe başladım, işten ayrıldım. Tamamen iyileşmeyi beklemeden devam etmeyi öğrendim. Mücadele etmenin yorgunluğu ise benimleydi.

Mücadeleden Kabule: ACT ile Tanışmam

Rastlantı sonucu bir psikoloğun moderatörlüğünü yaptığı bir kitap okuma grubuna katıldım. Russ Harris’in yazdığı Mutluluk Tuzağı kitabı ACT (Kabul ve Kararlılık Terapisi) tekniğini akademik bir dil yerine günlük hayattaki örneklerle anlayacağımız şekilde, pratikleri uygulayabileceğimiz şekilde anlatıyordu. İnanmayarak ve herhangi bir fayda sağlamayacağını düşünerek okumaya başladım. Düşüncelerin sadece düşünce olduğunu, düşüncelerle savaşmamayı, duygulara alan açmayı, her düşünceye inanmak ya da onu susturmak içim mücadele etmeden de yaşayabileceğimizden bahsediyordu.

Saç yolma davranışının dürtü, çekme ve pişmanlık aşamalarını anlatan illüstratif döngü görseli
Döngü
Saçlarımı yoluyordum. Her saç yolmamak için kendime verdiğim sözleri tutamadığımda kendime olan güvenim ve sevgim azalıyordu. Suçluluk duygum, öfkem, başarısızlık hissim artıyor ve beni ele geçiyordu. Kontrol etmeye çalıştıkça daha çok kontrolü kaybettiğimi fark etmek sinirlendiriyordu. İnanmasam da kitapta yer alan pratikleri denemeye karar verdim.

Genelde saç yolma isteği gelirdi, bu istekle savaşır, daha çok gerilirdim. Kontrolümü kaybedip sadece bir tane diyerek saç yoluyor kendimi kandırıp saç yolmanın devamı gelince de suçluluk ve utanma duygusunun yoğunluğu altında ezilip daha artan bir gerilimle baş başa kalıyordum ve bu döngü hep devam ediyordu. Kabul ve kararlılık tekniği ile tanışınca neden denemeyeyim ki dedim. Anladığım kadarıyla yaptığım pratiklerden bahsedeceğim. Hala bu tekniği öğrenmeye ve farklı şekillerde uygulamaya çalışıyorum.

Kabul ve kararlılık terapisinin hedefi; düşünceleri, duyguları ve dürtüleri kontrol etmeye çalışmak, onları yok etmeyi hedeflemek yerine onları kabullenmeyi, şimdiki ana odaklanmayı ve değerlerimiz doğrultusunda kararlı adımlarla zihin rahatlamasını sağlamak yani psikolojik esneklik kazanmayı amaçlayan farkındalık temelli terapidir. Çapa atma metodu, kancadan kurtulma ve birçok birbirine besleyen diğer pratikleri denemenizi tavsiye ederek sürecime anlatmaya başlıyorum.

 Saç Yolma Anında Uyguladığım 7 Adım

Sizleri saç yolma dürtümün geldiği bir ana götürüyorum. Akşam bir metin yazarken duraksadığım bir anda ellerim otomatik şekilde saçlarıma gidiyor.

Zihnim başlıyor.

Yine başladı, kesin yapacağım, neden düzelemiyorum, dayanamıyorum, şu hissin gitmesi gerek.

ACT, burada önce mücadeleyi fark ettirmeye çalışıyor.

      1. O anı fark etmek- Şu an tam olarak ne oluyor?

Bedenimde ne hissediyorum? Gergin miyim? Sıkılmış mı hissediyorum? Kaygı mı? Baskı mı?

Burada amaç: otomatik pilottan çıkmak.

“Şu an elim yine saçıma gidiyor.”

Bunu diyebilmek için bile çabaladım. Bazen diyemeden saç yolmaya başladığım çok anım oldu.

      2. İçindeki hissi isimlendirmek- Şu an zihnim bana ne anlatıyor?

Metni tamamlayamayacağımı düşünüyorum. Yeteri kadar edebi ve bilgili değilim. Yazıyı okuyanlar yetersizliğimi görecek, yargılayacaklar.

“İçimde huzursuzluk var”

“Başarısızlık hissi var”

“Zihnim rahatlamak istiyor”

“Bir tel çekince rahatlayacağım”              

Burada ACT şunu öğretmeye çalışıyor. 

His düşman değil, his geçici bir deneyim.

ACT, düşünceyi gerçek ilan etmek yerine zihnim şu an bana bunu söylüyor.

      3. Dürtüyü emir gibi görmemek- Şu an neyi kontrol etmeye çalışıyorum?

ACT’in önemli kısımlarından çünkü zihnimiz şöyle hissettirebilir:

“Şimdi yapmazsam rahatlayamam.”

Çoğu zaman kaygıyı, huzursuzluğu, boşluğu, sıkışmayı, rahatsız olduğumuz herhangi bir durumu yok etmeye çalışıyoruz.

ACT bazen “Bu hissi yok etmeye çalıştıkça daha mı büyüyor?” ya da

şöyle de bakabilmemizi sağlıyor.

“Şu an güçlü bir dürtü hissediyorum.”

“Ama dürtü olmak zorunda olduğum şey değil.”

Yani

Dürtü, saç yolma zorunluluğu değil.


        
4. “Kabul”

Kabul, rahatlamak için saçımı yolayım değil.

“Şu an bu dürtü burada.”

“Bunu hissetmek istemiyorum ama şu an var.”

“Bu his geçsin diye hemen hareket etmek zorunda değilim.”

“Şu an bedenimde gerilim var.”

“Şu an zihnim saç yolmamı istiyor.”

Ve bunları hissettiğin için kendinle savaşmayı biraz bırakmak.

ACT burada hissin varlığına alan açmaya çalışıyor.

            5.Davranış ile dürtü arasına alan koymak

Mesela ben,

·       Nefesime odaklanmak,

·       Ellerimi incelemek,

·       Yanımda olan kişiye dürtünün geldiğini haber vermek,

·       1-2 dk geçmesine izin vermek

·       Dürtünün dalga gibi yükselip azalacağını bilmek 

ACT buna “bilinçli farkındalık” benzeri yaklaşıyor. Dürtü sonsuza kadar aynı şiddette kalmaz. Dürtüyü fark etmek-gözlemlemek dürtülerinizi yönetmenize yardımcı olabilir.

Saç yolma dürtüsünün zaman içindeki yükseliş ve azalış döngüsünü gösteren grafik
Dürtünün Ritmi

       6. Değer kısmı

ACT’in sadece “Yapma, yapma, yapma.” demiyor.

Şunu soruyor:

“Şu an nasıl biri olmak istiyorum?”

“Bu dürtüyle savaşırken hayatım küçülüyor mu?”

“Tüm hayatım “yolmamayı başarma” ekseni etrafında mı dönmeli?”

“Saç yolma tamamen hiç yok olmasa bile nasıl bir hayat yaşamak isterdim?”

Mesela

Kendine şefkatli biri mi?

Bedenime daha az zarar veren biri mi?

Korksa da yaşamaya devam eden biri mi?

Üreten/yazan, gerçek bağ kurmaktan çekinmeyen biri mi?

Çünkü ACT göre değişim kendine savaş açmaktan değil, kendinle farklı ilişki kurmaktan geçiyor.

“Dürtü varken de bu değerlere doğru minicik adım atabilir miyim?” 

      7. Yeniden farkındalığa dönmek

Ve ACT’in en iyi hissettiren tarafı ise

Bir gün yolarsam bile:

“Mahvoldum.”

“Hiç düzelmeyeceğim.”

“Yine başaramadım.”

 yerine, şunu çalışmaya devam etmek:

“Tamam, bugün zorlandım.”

“Ama yine fark edebilirim.”

“Yine seçim alanı yaratabilirim.”

Çünkü ACT mükemmel kontrol peşinde değil psikolojik esneklik peşinde.

Saç yolmak gibi dürtüsel bozuklukta tamamen yok etmeye çalışmak yerine otomatikleşmeyi kırmak, farklı bir ilişki kurmak ACT tekniğinin temelini oluşturuyor.

Bugün Geldiğim Yer

Dürtü geldiğinde yaptığım iç konuşma

Tamam… dürtü geldi, bedenimde yoğun bir gerilim var. Zihnim rahatlamak için saç yolmayı öneriyor, bu hissi sevmiyorum ama şu an burada.

Bu his geçmeden de seçim yapabilirim. Şu an nasıl biri olmak istiyorum?

Sonra

Elimi saçımdan çekmek, ellerime odaklanıp o hisle birkaç dakika kalmak veya ortam değiştirmeyi denemek ACT açısından “başarı” olabilir.

Amaç: hiçbir dürtü hissetmemek değil, dürtü geldiğinde otomatik davranışın biraz dışına çıkabilmek. Ve çok önemli bir ACT bakışı şu: İyileşme bazen dürtünün tamamen yok olması değil, dürtüyle ilişkinin değişmesidir.

Bu yüzden ACT yaklaşımı özellikle:

·       utanç döngüsü, kontrol savaşı, “bir daha asla yapmamalıyım” baskısı, kendine öfke gibi duyguları çok güçlü hisseden kişilerde bazen farklı bir nefes alanı açabiliyor. Bana öyle oldu. Pratikleri uygulayarak bu dürtüden kurtulacaksınız çünkü ben kurtuldum demek isterdim ama hayır. Dürtümle ilişkim değişti.

Sıfır saçlı bir kadının gün batımı ışığında aynadaki yansımasına bakarak kendini kabullenişini anlatan illüstrasyon
Yeniden Başlamak
Şu sıralar saçlarımı yeniden kestirdim bu sefer sıfır yaptırdım. Kesin çözüm olduğundan değil, yeniden demekten vazgeçmek istemediğim için. Saçlarım uzuyor ve pratiklerle hayatıma devam ediyorum. ACT tekniği elimin hiç gitmemesini önlemese de fark edip seçim yapmama yardımcı oluyor. Bana farklı bir alan açtığı için de tanışmaktan mutluyum.

Bu yazıyı yazarken bana eşlik eden müziklere ve gözlerimde beliren ağırlığa rağmen yazıyı bitirmiş tamamlamış olmak çok iyi hissettiriyor. Yazıyı yazarken gelen tüm düşünceleri kabul edip gelip gitmesine izin verdiğim için kancalara takılmadığım için kendimi tebrik ediyorum.


Saraybosna Gezi Rehberi: Gezilecek Yerler, Mostar ve Vegan Deneyim

Bosna Hersek Saraybosna ve Mostar seyahati illüstrasyonu
Bosna Yolculuğu: Mostar ve Saraybosna rotası

🌨️ Saraybosna Kış Tatili

Kredi kartlarına güvenerek yapılan tatillerden birine hoş geldiniz.

Bu sefer yolculuğumuz: Sarejevo yani bizim bildiğimiz adıyla Saraybosna.

“Vizemiz yoksa pasaportumuz var” diyerek başladık plan yapmaya. Kış tatiline en uygun ülkeyi ve vizesiz olması önceliğimizdi. Araştırmalarımız sonucunda birçok ülkeden Bosna-Hersek’te karar kıldık.

Peki neden Bosna-Hersek?

Çünkü müzeleri, kapalı çarşıları, taş sokakları ve tarihi dokusuyla soğuk havada gezmeyi romantik hale getirebilecek bir şehir olarak sıralamamıza girdi.

Sömestr tatiline denk gelen bu seyahat biraz spontane başladı aslında. Yazın denizle anlam kazanan ülkelere haksızlık etmemek için de kışın ruhuna daha uygun rota seçilmiş oldu…

📌 Bosna-Hersek Vize Süreci

Bosna-Hersek, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına 90 güne kadar turistik seyahatlerde vize istemiyor. Pasaportumuzun en az 6 ay geçerliliği olduğundan emin olduk. Kış tatilini güzelleştiren birden fazla çizmelerim ve paltomla hazırdım. Benim büyük boy valizim ve Reber'in kabin boy bagajı ile yola çıktık. Türkiye çıkışında pasaport kontrolünde harç pulu ödediğimize dair dekont soruldu. Yaklaşık iki saat uçuşun ardından Saraybosna sınır kontrolünde polislerin sorabileceği bazı evrakları hazırlamıştık.

  • Gidiş- dönüş uçak bileti
  • Konaklama rezervasyonu
  • Seyahat sağlık sigortası

Kontrol süreci oldukça sakin ve kısa sürdü.

✈️ Havalimanından Şehir Merkezine Ulaşım


Kontrol noktasını geçip dışarıya çıktığımızda araba kiralama noktasını ve bekleyen taksileri görebiliyoruz. Bir de 15 dk yürüme mesafesinde merkeze giden belediye otobüsleri var. Yol yorgunu olduğumuzu düşünerek pazarlık yapmayı da es geçmeyerek taksiyi tercih ettik. Şehre doğru ilerlerken bazı binaların savaşın izlerini taşıdığını görmek bana çok ilginç geldi. Hala, kuşatma altındayken duvarlarda kalan mermi izleri duruyordu.

🏠 Saraybosna’da Nerede Kalınır?


Airbnb'den tuttuğumuz evin konumunu baş çarşıya yakın ve yokuş olmaması için özenle seçtik. Bize bu konuda yardımcı olan içerik üreticisinin harita yorumları yol göstericiydi.
Videoda şehir merkezini, turistik yerleri ve konaklama seçimimizi verdiği bilgilerle en mükemmel hale getirdi.
Eğer aynı rotayı planlıyorsanız aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.


💛Sarı ile çizili alan şehir merkezi, baş çarşı ve turistik olarak gezilebilecek bölgeyi 
💚Yeşil ile çizili alan ise dağlık-dik yokuşların olduğu bölgeyi gösteriyor.

Google Maps uydu görüntüsü üzerinde Saraybosna şehir merkezi ve yokuşlu bölgelerin gösterildiği harita
Harita görseli Google Maps uydu görünümünden alınmış
 ve tarafımızca işaretlenmiştir.


💜 Mor ile işaretlenen bölge ise yürüyerek keşfedilecek ve yokuş ile karşılaşmadığımız alanı  gösteriyor.  


Saraybosna şehir merkezinde yürüyerek gezilebilecek düz rota ve turistik alanları gösteren harita
Harita görseli Google Maps uydu görünümünden alınmış
 ve tarafımızca işaretlenmiştir.


Biz ise manzarası Saraybosna Ulusal Tiyatro / Narodno Pozoriste Sarajevo'ya bakan bir noktayı tercih ettik.  

💫Saraybosna'da Gezilecek Yerler💫


🏛️ Saraybosna'da Savaşın ve Tarihin izleri

Şehirde gezmeye başlamadan önce Saraybosna’nın geçmişi karşıladı bizleri. Kaldırımda karşılaşacağımız çerçeve içine alınmış kırmızı boyaların anlamını bilmek, duvarlarda göreceğimiz mermi izleri nereden geldiğini öğrenmek gezerken şehrin ruhunu hissetmek açısından değerliydi. Kuşatma döneminden kalan izler hala şehir dokusunda görülüyor.

Saraybosna'da Bosna Savaşı izleri taşıyan bina
Saraybosna'da Bosna Savaşı izleri taşıyan bina


Saraybosna en dokunaklı simgelerinden biri olan "Saraybosna gülleri" diye adlandırılan bu kare çerçeve içine alınmış içi kırmızı reçine ile doldurulmuş izler ise havan toplarının düşmesiyle oluşmuş ve savaşta en az üç kişinin hayatını kaybettiği sivilleri simgeliyor. Öğrenince yürümek başka bir hisle gerçekleşiyor. 

Bosna Savaşı'nda havan topu düşmesiyle oluşan Sarajevska ruža (Saraybosna gülü) izi
Sarajevska ruža – Saraybosna gülü

Gezerken birçok cami ile karşılaşmak, köprüleri, hamamları görmek bizleri direkt Osmanlı dönemine götürdü. 1463-1878’lerde Osmanlı imparatorluğu hakimiyetinde şekillenen şehir, ardından 1878-1945'de Avusturya-Macaristan imparatorluğuna geçmesiyle yapılardaki mimari değişiklik kendini gösteriyordu.

1945-1992 arasında Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Bosna, altı Cumhuriyet'ten biri oluyor. Etnik gruplar kardeşlik ve birlik içinde uzun süre yaşıyor. Yugoslavya Cumhuriyeti'nin dağılmasıyla Bosna-Hersek 1992'de bağımsızlığını ilan etmesi ve bağımsızlığını kabul etmeyen Bosnalı Sırp liderler ve Sırbistan'dan yer alan Sırp milliyetçiliğini körükleyenler tarafından tarihin en uzun kuşatmalarından biri olan savaş başlıyor ve 1425 gün sürüyor.

Ancak bu yaşananlar "komşu savaşı" ya da "Sırplar ve Boşnaklar" halk savaşı olmadığı kaynaklarda yerini alıyor. Milliyetçi ve militarist liderliklerin güç savaşı olarak geçiyor. Birçok insan savaş karşıtı, milliyetçi politikaları destelemeyerek kimi komşusunu, arkadaşını korumaya çalışıyor ve savaş karşısında halk çaresiz kalıyor. Srebrenitsa şehri ve çevresinde yaşanan, kısa süre içinde 8000'den fazla Boşnak erkeğinin ve ergenlik çağındaki erkek çocuklarının hedef alınmasıyla toplu bir katliam yapılıyor. Araştırdıkça yaşanan acılar, travmalar ve şiddetin büyüklüğünü görmek sarsıcı... Her tarih kirli gerçekliğini koruyor. Sretrenitsa Soykırımı, acılarıyla kayda geçiyor.

Saraybosna Kovači Şehitliği – Bosna Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin mezarları
Kovači Şehitliği (Šehidsko mezarje Kovači)

1992-1995 Bosna Savaşı'nda hayatını kaybeden insanların defnedildiği şehitlik içinde gezerken yokuş boyunca ilerleyen mezar taşlarını görmek kaybın büyüklüğünü gözler önüne seriyordu. Mezarlığı ziyaret etmek insanı üzen ve yoran bir hal alıyor. Mezarlığın içine girmek istediğimizde ise herhangi bir yasakla karşılaşmadık.

Bosna Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin isimlerinin yer aldığı Saraybosna hatıra duvarı
Bosna Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin isimlerinin yazılı olduğu Saraybosna’daki hatıra duvarı

Biraz daha ilerlediğimizde isimlerin kabartma şeklinde yazılı olduğu bir hatıra duvarı karşıladı bizleri. Oraya ulaştığımızda biraz yorulmuş ve dinlenmek için amfiye benzer bir alanda oturduk. Sahne alanında kargaların şovunu izledik; gökyüzünden alana düşürdükleri ceviz ve fındıkları kırıp yediklerini görmek bir anıya götürdü beni. Babamın anlattığına göre Göcek'te pazar yeri alanında kuşların, cevizleri yemek için gökyüzünden bıraktıklarında babamın bir arkadaşı koşup cevizleri yiyormuş. Reber'e bu anıyı anlattığımda gülüşmelerimiz amfide yankılanmıştı. Ve cam terastan yansıyan şehir manzarası...


Saraybosna’da cam terastan görülen şehir manzarası ve Bosna dağları
Şehir manzarası

Cam terasın olduğu yerin alt katında uzun bir koridor ve koridorun sonunda bir müze; savaş dönemine ait asker kıyafetleri, kişisel eşyalar, nişanları ve belgeler sergileniyordu.

Saraybosna’da Bosna Savaşı dönemine ait asker kıyafetleri ve kişisel eşyaların sergilendiği müze vitrini
Savaş dönemi eşyaları

Buraya kadar geldiyseniz şehre daha yukarıdan bakmak için Sarı Tabya'ya gitmenizi öneririm. 9 dk yürüme mesafesinde yer alıyordu. Gün batımını izlemek için birçok kişi şiddetle tavsiye ediyor. Biz hava şartlarından dolayı göremedik :)

🕌 Başçarşı ve Çevresi

Saraybosna geçmiş izlerini taşırken; sokakların güzelliği, şehri ikiye bölen Miljacka nehri, baş çarşı ve turistik noktaları ise gezmek insanı heyecanlandırıyordu.

Baş çarşı çevresinde gezerken sevdiğim yürüyüş rotası şöyle: (Sayıları aşağıda videoda görebilirsiniz)

(1) Sebilj ⇨ (2) Morica Hanı ⇨ (5) Brusa Bedesteni ⇨ (3) Gazi Hüsrev Bey Camii ⇘

(23) Tatlı köşe/Slatko Cose (24) Gazi Hüsrev Bey Bedesteni (26) Latin Köprüsü

Nehir boyunca yürüyüş yaparak rotayı tamamlamak ise Saraybosna'yı hissetmenin güzel yollarından biri.

Rotayı Google Maps'te açmak için tıklayın. 📍İşaretli Rota

Bu sokaklarda gezerken çektiğimiz anlara Instagram'da da yer verdim.
@vegizemm

Bu tatili planlarken günleri ve zamanı iyi değerlendirmek istiyordum. Şehirde gezerken turistik bölgeleri gösteren haritayı görmek işimi oldukça kolaylaştırmıştı.
Sizlere de yararı olması için aşağıda hazırladığım videoda haritalara ulaşabilirsiniz.

Saraybosna turistik gezi haritası

📷 Saraybosna Ulusal Müze


Saraybosna'da ziyaret edilmesi gereken önemli yerlerden biri de Ulusal Müze (National Museum of Bosnia and Herzegovina). Müzeye tramvayla ulaşması sadece birkaç durak.
Ulusal tiyatronun (Narodno pozorište Sarajevo) hemen önündeki Pošta durağından tramvaya binerek, Miljacka nehri boyunca manzarayı izleyerek Muzeji durağında inebilirsiniz. Sizi doğrudan müzenin bulunduğu noktaya götürecektir.

Mimari olarak 4 farklı binadan ve ortada bulunan bir iç avludan oluşan müze; arkeoloji, etnoloji, doğa tarihi ve dış avluda dikdörtgen şeklinde bir botanik bahçeden oluşmaktadır. Dış avluda balkan bitkileri, endemik türler ve açık havalarda yapılan sergilere ev sahipliği yapmakta.
Saraybosna Ulusal Müzesi iç avlu mimarisi ve sergilenen tarihi eserler
Saraybosna Ulusal Müzesi

Müzenin önemli eserlerinden biri olan yaklaşık 4000 yıllık olduğu düşünülen ve iç avluda sergilenen tarih öncesi bir kayık yer almaktadır. Her bölümün güzelliği ve sergilenen alanlar çok özenliydi; şiddetle tavsiye ederim. 
Müzeden ayrıldıktan sonra alışveriş yapmak isterseniz bu rota üzerinde bulunan Sarejevo City Center'a (SCC) uğramak isteyebilirsiniz.

🚌 Mostar'a Nasıl Gidilir?


Saraybosna'da gezilmedik yer bırakmadığımızdan emin olduğumuzda günübirlik gidilecek en ünlü yerlerden biri Mostar'a yönümüzü çevirdik. Ulaşım oldukça kolay ve alternatif yollar da bulunmakta;
tren veya otobüs...
Tren hattı, Neretva Nehri boyunca müthiş bir manzarayla bize eşlik ettiği için önceliğimizdi ancak kış şartlarında sel sebebiyle kapalı olduğundan otobüsle gitmek zorunda kaldık. Birçok platformdan otobüs saatlerini kontrol edebiliyorsunuz. Biz otobüs yolculuğunun yaklaşık 2-2.30 saat süreceğini düşünerek sabah saatlerini tercih ettik. Saraybosna merkez otogarına (Autobuska stanice Sarajevo) ulaşıp biletlerimizi rahatlıkla gişeden aldık.

Saraybosna'dan Mostar yolu üzerinde Neretva nehri ve Bosna-Hersek dağları manzarası
Mostar yolunda Neretva Vadisi manzarası

Saraybosna'dan Mostar' a giderken Neretva vadisini ve Bosna Hersek dağlarını izlemek ise yolculuğun güzel kısımlarındandı.
Mostar'a geldiğimizde ara sokaklarda, hediyelik eşyalar satan esnaflarda gezerek Stari Most'a yöneldik.
Boşnakçada Stari Most adıyla tanımlanan yapı "Eski köprü" anlamına gelir. Hatta şehrin ismi most (köprü) kelimesinden türetilmiş Mostari ismi "köprü bekçileri" anlamına gelmekte olduğunu öğrendim.

Mostar- Stari Most Köprüsü ve Neretva Nehri manzarası
Mostar'ın simgesi olan Stari Most Köprüsü ve Neretva Nehri manzarası


Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan köprü, 1993'te Bosna savaşında yıkılmış ve 2004 yılında aslına en uygun şekilde tekrar inşa edilmiştir. Mostari şehrinin, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer aldığını da söylemek isterim.

Neretva Nehri'nin üzerinde yükselen bu iki yakayı birleştiren köprü; sokakları, evleri ve eski yapılarıyla insanı huzurlu hissettiriyor.

Stari Most'ta gerçekleştirilen 400 yıllık süregelen bir atlama geleneğinden bahsetmek isterim. Osmanlı döneminden beri yapılan bu ilginç gelenek, yüksekliği 20-24 m olan köprüden Nevetva Nehri'nin soğuk sularına atlayarak gerçekleşiyor. Genç erkeklerin cesaret göstergesi olarak kabul ediliyor. Bu bir erkekliğe geçiş ve cesaret ritüeli olarak bilinmektedir. Hala günümüzde devam eden bu geleneği eğitimli olanlar sürdürebilmektedir. Halk arasInda ise köprüden atlayan yani cesur olan erkek, iyi eş olur inanışını duyduğumuzu bilmenizi isterim. Reber, az daha atlıyordu. ama tuttum. 😅

🌱Saraybosna Vegan Deneyim 


Saraybosna'da vegan seçenekler beklediğimden daha azdı, hayal kırıklığına uğrattı. Bu olasılığı düşünerek zaten ev kiralamıştık. Restoranların et ağırlıklı olması ya da hayvansal ürünlerin bulunmasıyla seçeneklerimiz oldukça kısıtlıydı. Biz de mezeler ve sebze içerikli alternatif ürün seçmeye çalıştık. Nerdeyse tek olmasıyla bizi heyecanlandıran, tamamen vegan bir yer keşfetmenin mutluluğu vardı; küçük ve şirin olan bu işletme "Veganer ".
Çeşitli dürümleri ile insanı motive edebiliyor, uğramanızı öneririm.
 
Bunun dışında seyahat boyunca "kendin yap - kendin pişir" mottosuyla devam ettik. Rahatlıkla vegan sucuk, sosis, peynir ve tofu çeşitleri bulabileceğiniz marketler fazlasıyla vardı. Bunlar Amko, Konzum ve Bingo.
ürün çeşitliliği ile Konzum öne çıkarken, Bingo ise  özellikle Türkiye'ye dönerken yapılacak toplu alışveriş için fiyat açısından tatmin ediyordu.

🚎 Şehir Merkezinden Havaalanına Ulaşım


Şehir merkezinden havaalanına dönerken taksi kullanmak yerine daha ekonomik toplu taşıma seçenekleri de var. Ulusal Tiyatro’nun bulunduğu merkezden Skenderija yönüne ilerleyip (3 dk) troleybüse binerek Dobrinja durağında inebilirsiniz. Buradan havaalanı yaklaşık 10–15 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Biz bunu seçtik ve oldukça kolaydı. Alternatif olarak 103 numaralı otobüs de havaalanına ulaşım sağlıyor.
Saraybosna çok büyük olmadığı için her yeri yürüyerek keşfetmek mümkündü. Eğer sizde gitmeyi düşünürseniz sizlere yazının yardımcı olmasını dilerim. 

İyi tatiller. Sevinçli kalın...

Saraybosna Gezi Notları

  • En güzel bölge:  Başçarşı
  • Yürüyüş rotası:  Miljacka Nehri
  • Vegan seçenek:  Veganer
  • Ulaşım:              Tramvay ve Troleybüs
  • Bar:                    Barometer
  • Alışveriş:           Konzum ve Bingo


Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Pluribus Dizisi İncelemesi | Mutluluk Virüsü ve Kolektif Huzur

Pluribus dizi incelemesi görseli- kolektif zihin ve mutluluk virüsü temalı illüstrasyon
Pluribus evrenine dair bir illüstratif yorumu.


2025’te Breakind Bad ve Better Call Saul gibi yapımlarla tanınan Vince Gilligan’ın yaratıcısı ve yönetmenliğini üstlendiği Pluribus’un 1 sezonunu geride bıraktık.

Peki nasıl bulduk?

Benim çevremde birden yankı buldu heyecanla başladım ve her hafta yeni bölümün gelmesini beklemek can sıkıcı olsa da sezonu tamamladım. Ama kafam biraz karıştı.

Eleştirilere baktığımda dizinin temposunu yavaş ve durağan bulanlardan tutun düşündürücü, yenilikçi ve çok yaratıcı olduğu konusunda birbirinden farklı birçok yorumla karşılaştım.

Ben ise salgınla gelen, kolektif yaşamı sürdüren topluluğun yüzlerinde beliren gülümseme üzerine biraz takıldım.

Salgın ile birlikte, tüm dünyanın kollektif yaşam tarzını içselleştirmesi benim ilgimi odağımı daha çok çekti ama bazı terslikler de vardı.

İnsanların bir arada, barış içinde ve ekosistemi koruyarak yaşaması, bireylerin kaynakları, emeği ve mekanı ortaklaşa kullandığını görmek çok heyecanlandırdı.

Refah bir yaşam, mutluluk, biz bilinci…

Aradığımız "ortak yaşam ideali" işte bu.

Ve evet, mümkün dedim.

Her hafta gelen bölümlerle bir terslik var diyerek rahatsızlığım da arttı.

Peki terslikler neydi?

Komünist yaşamı izleyicilere hissettiren Gilligan biraz bekleyin demeyi geciktirmedi. İnsanların birbirlerinden ayrılmaz tek bir bütün olduğunu hissettikçe kavramlar arasında boğuldum.

Birlik bilinci mi, kolektif zihin mi?

Her şeyin birbirine görünmez bağlarla bağlı olduğu ve özünde "tek" bir bütünü oluşturduğu anlayışla “biz” çıkıyordu. Dizide de kişilerin biz diyerek konuşması hepimizin epey dikkatini çekti. Bu tanımlamaya baktığımda birlik bilinci ile karşılaştım.

Birlik bilinci,

"Gerçeği hissettiğiniz varlık halidir. Egonun görmekten hoşlandığı gerçeği değil, varoluşunuzun ve evrenin özünü görmeye ve hissetmeye başlarsınız. Birlik bilinci, ayrılık illüzyonlarının olmadığı bir varlık halidir. Var olan her şeyle birleştiğinizi hissedersiniz."

Ancak bu bilinç insanı tek tipleştirmez. Birlik bilinci insanı kurduğu derin empatiyle, farkındalıkla gelen, daha duyarlı bir birey haline dönüştürür. Kişilerin benliğini yitirmeden biz olmasıyla ilgilidir. Dizide ise ben diye bir kavram kalmamıştı.

Bu virüsle birlikte bireysel düşüncenin bittiği, herkesin bir sisteme bağlı tek bir beyin gibi hareket ettiğini gördük. Dizideki bu yapı ise kolektif zihin kavramına götürdü.

Kollektif zihin,

"Bireysel düşünce sınırlarının ortadan kalktığı ve herkesin tek bir merkezden yönetiliyormuşçasına aynı şeyi düşündüğü, hissettiği yapı."

İnsanlar artık kendi kararlarını vermediği, bir ağın parçası olarak sanki hisleri yokmuşçasına robotik bir halde yaşamlarını sürdürüyordu.

Kolektif zihin neden bu kadar cazip geliyordu?

Ancak dizide kolektif zihin ile

  • yalnızlığın azaldığı,
  • çatışmanın bittiği,
  • şiddetin yok olduğu,
  •  insanların birbirini anladığı
  •  acının paylaşılmasıyla acının hafiflediği,
tüketim ve ekosistem noktalarına dahi değindiğini gördük.

Kollektif yaşam güzellemesi ile aklımı karıştırsa da elbet beklediğim komünist hayat, kollektif zihinle birlikte düşünülemezdi.

Bu da beni kolektivite kavramına götürdü.

Kolektivite: “biz” derken “ben'i" unutmamak

“Bireyin kendi özgünlüğünü ve iradesini koruyarak ortak bir yaşamı, amacı veya kaderi paylaşmasıdır.”

İnsanlar bir araya gelip birlikte üretip, çoğalttığı ve tükettiği ama her birinin yeteneğinin, karakterinin ve renginin farklı olduğu sistem. Biz" diyen ama "Ben" olduğunu unutmayan bireylerden oluşacaktı.

Kavramlar aynı potaya girmiş, birbirine geçmişti. Bu sefer manipüle edilen kavramlardı. Sanki her birinden, farklı bir kesiti alınıp birleştirilmişti.

13 kişi ve rahatsızlığım

Virüsten etkilenmeyen 13 kişi ise özgürlüklerini koruyan bireycilik anlayışıyla devam etmenin önemini vurgulamaları beni rahatsız etti.

13 kişinin "özgürlük" adı altında seçtiği şeyler neydi? 

Kolektif yaşamı güzellerken neden kolektif zihinle duyduğumuz sisteme güven zedeleniyordu?

Salgından bir şekilde etkilenmeyen 13 kişi "gerçek insan" olmalarıyla karşımıza çıkıyordu. Duygu ve düşünceleriyle ön planda olup bazen bencil, kaba ya da haz düşkünü olarak gördük. Carol Sturka (Aşk romanı yazarı), Koumba Diabaté (Hedonist erkek- playboy) ve Laxmi (Çocuğu olan ve Carol’le tartışan kişi) gibi.

Ama nihayetinde düşünebilen, kararlarını verebilen, irade sahibi olmalarıyla kahramanlaşıyorlardı. Gilligan yarattığı dünyada, uyumlu, barışçıl ama robotik bir toplum üyesi olmak mı yoksa özgür ama kaotik bireyler mi? sorusuyla karşılaştrıdı izleyicileri.

Üçüncü yol mümkün mü?

Carol’un dünyayı kurtarmak için çabasını ve heyecanını izlerken "kurtarılması gereken dünya" çıkartmasını düşündüren Gilligan, başarılı şekilde manipüle ettiği kavramlardan olduğu ortada.

Dizinin bize bir 'virüs' gibi sunduğu o iç içe geçmiş sistem aslında bizim kendi irademizle ulaşmamız gereken nokta.

Kollektif yaşamla gelen ama birlik bilinci ya da kolektivite değil kolektif zihin yapısıyla karşılaşıyoruz.

Carol’un fazla doz uygulayarak Zosia’yı uyuşturması ile dünyayı kurtarmanın mümkün olduğu çıkarımını yapabiliyoruz. Enfekte olanlar (biz), davranışıyla ileri giden Carol’a mesafe koyarak ve kendilerinden mahrum bırakarak ama ihtiyaçlarına yardımcı olacakları şekilde uzaklaşıyorlar.

Carol’un davranışını rahatsız edici buluyorum çünkü karşısında kendilerini “biz” diye tanımlayanlarda bir canlıydı.

İzole şekilde kalan Carol, geri dönüşüm kutularında yığınlarca süt paketlerini keşfetmesi ve bu durumun peşine düşmesiyle;

bağışık bireylerin kriz yaşamasıyla ya da başka bir etken sonucu ölen insanları bir soğutma deposunda parçalar halinde saklamalarını hatta onları toz hale getirerek süt kartonlarında tükettiklerini çözümlemesiyle yamyamlıklarını ortaya çıkarıyor.

Dünyayı kurtarmak

İzleyicilere bu enfekte olanların ne denli tehlikeli olduğunu, dünyayı kurtarmamızın önemi tekrar hatırlatılıyor.

Carol, diğerlerini uyarmak istediğinde ise şu mesajla karşılaşıyor.

Canlıları kasten öldüremediklerini, zarar veremediklerini ve müdahale edemediklerini yani yiyebileceklerinin kısıtlı olduğunu hatta canlı olan her şeyi bitkileri dahi yiyemediklerini söylüyorlardı.

“Buğday, mısır ya da pirinç hasadı yapamayız. Ağaçtan elma koparamayız, bir elma düştüğünde tabii ki onu yer ve minnet ederiz. Bulduğumuz tüm düşmüş meyveleri toplarız. Başta inekler olmak üzere hala sağılması gereken milyarlarca evcil hayvan var ayrıca birleşmemizden önce imal edilmiş milyonlarca ton hazır yiyecek var. Yaşadığımız kalori eksikliğini telafi etmek için önlemler almalıydık.” diyor.

Raf ömrü uzun bu sıvının içinde sadece İKP’nin (insan kanaklı protein) olmadığı özellikle bozulma tehlikesi olan yiyecek stoklarını tükettiklerini ve yerel duruma göre reçetenin değiştiğini dile getiriyorlar. Her kutuda %8-12 arasında İKP bulunduğunu, kaynağında her gün 100 bin insanın doğal sebepler ve kazalar sonucu öldüğünü, ziyan olmaması adına bu insan kalıntılarını -tercih etmemelerine rağmen- kullandıklarını dile getiriyorlardı.

Ekolojik zorunluluk ve etik

Ölen insanları protein kaynağı olarak tüketmeleri ve bunu ekolojik zorunluluk olarak gerekçelendirmeleri rahatsız edici mi?

Bence hayır, ekolojiyi korumak adına "ziyan olacak insan bedenini" kaynağa dönüştürmek neden kötü olsun?

Pek tabii etik açıdan sesler yükseliyor…

Kantçı açıdan, insan araç değil amaçtır. Burada araç-laştırılan insan bedeni, etik problemdir.

Faydacı bakışla kaynaklar daha az tüketiliyorsa, ekosistem korunuyorsa ve açlık engelleniyorsa daha kabul edilebilir.

Enfekte olanlar bireysel bedeni kolektif kaynak haline getiriyor ve ekosisteme entegre ediyor.

Bu modern kapitalist sistemin insan merkezci düşüncesine ters buradan da insan bedeninin yenmesi bizi neden daha fazla rahatsız ediyor da hayvan eti yemek etmiyor?

Ekolojiyi korumak adına insan bedenini kaynağa dönüştürmek, insan bedeninin kutsallığının kaybolması mı anlamına mı geliyor?

Belki de İnsanı ayrıcalıklı görme anlayışımızdan dolayı kabul edemeyişimizdir.

Etik açıdan rıza almanın önemi de vurgulanıyor. Ahlaki değer, türden değil acı çekebilme kapasitesinden geliyorsa insan da hayvan da acı çekiyorsa bir tarafı ayrıcalıklı görmek tutarsızlıktır.

Enfekte olanların beslenme şekilleri yaptığı tanımlamaya göre Frutaryen (meyveci) olarak tanımlanmaktadır.

"Beslenmesinin çok büyük bir kısmını sadece bitkinin yaşamına son vermeyen bölümlerinden (meyveler, yemişler ve tohumlar) karşılayan kişilerdir. Örneğin bir havucu kökünden söküp öldürdüğü için yemezler, ancak ağaçtan düşen elmayı yerler."

Ama koşullar doğrultusunda tercih etmedikleri bir beslenme şekline de evrildiğini görüyoruz.

İkilik

Dizinin bizi içine çektiği, bir çok kavram çelişkileri peşimizde.

Peki kendimi bir tarafa yakın hissetmek mi yoksa  hissetmemek mi? Kavramların manipüle edilmesiyle gerçeklikten uzaklaşmak, anlamların kendi hayatımız için değişmesinden endişe duyuyorum diğer sezonlarda karşılaşacağımız ikilikler (Dualizm) neler olacak?

Karşımıza nasıl bir otorite, iktidar, beyin çıkacak.

Bir de unutmadan

Üçüncü yolda mümkün demek istiyorum insanın kendi rengini benliğini kaybetmeden bir bütün oluşturacağını inanıyorum.

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Sınır İhlali

Sınır ihlali ve kişisel alanın aşılmasını simgeleyen illüstrasyon
Sınır İhlali
Yargı ve Bakış

Bize bazı şeylerin yönetilmesi gerektiği öğretiliyor. Duygular gibi. Kızgın olsam da duyguların ifade ediş şeklinin ne kadar belirleyici olduğunu yeni yeni kavrıyorum. Duyguları bastırmaktan değil; onlarla ne yaptığımızı fark etmekten söz ediyorum.

Duygu diyorum; çünkü yalnızca öfke değil. Heyecan da, sevinç de, kaygı da, üzüntü de aynı bakışın hedefi olabiliyor. Sınır ihlali her zaman sert değildir. Bazen bir bakışla bazen alaycı bir gülümsemeyle ya da bir şakanın içine gizlenerek gelir. Bu bölüm, yargı ve bakışla yapılan ilk sınır ihlaline dair.

Hatırlıyorum da ablamın anlattığı bir anı vardı. Kamptalardı. Belirli saatlerde atölyeler oluyordu; bilim, sanat, siyaset ve edebiyatın konuşulduğu, herkesin dikkatle dinlediği atölyelerden birinde… Konuşmacı devam ederken, ablam denizde iki yunusun atladığını görmüş. Heyecanla tepki verip yüksek sesle “Bakın, gördünüz mü?” demiş. O an herkesin şaşkın bakışlarla ona döndüğünü söylemişti. Sanki orada onu izliyormuşum gibi hissetmiştim. Bende çok heyecanlanırdım; kim yunuslarla karşılaşıyor ki?

Ama sonra şunu ekledi: O bakışlardan rahatsız olmuş ve çekinmiş.

Bu anıya nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Fakat o ana tanıklık eden arkadaşlarıyla tanıştığımda, ablama hiç benzemediğimi; daha sakin olduğumu söylediklerinde, bu anıyı paylaşırken tonlarının aynı heyecandan değil, alaydan beslendiğini fark ettim.

İşte bu ton beni rahatsız etti. Rahatsız eden şey heyecan değildi. Heyecanın, yanlış bir yerde duruyormuş gibi gösterilmesiydi. Duygularımızı yönetmekten bahsederken, onları küçültmekten ya da bastırmaktan söz etmiyorum. Heyecanı yaşamak, sevinmek, şaşırmak insani. Asıl mesele, bu duygulara verilen karşılıkta başlıyor.

Sınır ihlali, duygunun kendisinde değil; o duygunun bakışla, alayla ya da şaka kisvesi altında değersizleştirilmesinde ortaya çıkıyor. İnsanlar, fark edilmeden yargılanmayı da öğreniyor. Bir süre sonra başkalarının bakışını kendi içine taşıyor. Kendimiz yapmamayı öğrensek bile, bulunduğumuz atmosfer bizi içine alabiliyor. Ben bu konunun neresinde duruyorum.

Duygularımı yönetmeyi öğreniyorum. Ama onları yaşamaktan vazgeçerek değil.

İyi Niyet

Sınır ihlalini yalnızca kötü niyetle tanımlayamıyoruz. Bazen en derin izleri, iyi niyetle kurulmuş ama masum olmayan müdahaleler oluşturuyor. Maruz kalma ve maruz bırakma hâli o denli yoğun ki, buna karşılık gelen çok sayıda ifade biçimi var.

Sınır ihlali, kırmızı çizgi, sınır aşımı, iradenin yok sayılması, sessiz ihlal, mikro ihlal, masumlaştırılmış saldırı, alarm noktası, tolerans sınırı, tahammül eşiği…

Hepsi aynı şeye işaret ediyor:

Bir bireyin fiziksel, duygusal, zihinsel ya da dijital alanına; rızası olmaksızın müdahale edilmesi. Kişisel sınırlarının hiçe sayılması, izin alınmadan aşılması.

Bu bölüm, iyi niyetle yapılmış yüzlerce sınır ihlalinden sadece biri.

Hani çok sevdiğiniz, kırılmasından korktuğunuz için tökezlemesin diye çaba harcadığınız kişiler olur ya… İşte tam da orada, iyi niyetle kurulmuş ama masum olmayan bir müdahale başlıyor. Bunu itiraf edebilirim: Benim de masumlaştırılmış saldırılarım oldu.

Olgunluk nedir, bunu da konuşmak gerekiyor.  Olgunluğu yaşımız mı tanımlar? Yaşadıklarımız mı? Okuduklarımız mı? Konuya göre olgunluklarımız değişiyor. İnsan bir konuda yetkin görünürken, başka bir konuda hala acemice davranabiliyor. Bir dönem kendimi, bir başkasının kendi hayat kararlarında söz söyleyecek kadar yetkin sanmıştım. Ne büyük bir yanılgı. E. kişisi bana hayat çizgisini, isteklerini, hayallerini anlatırken konuşmasının bitmesini beklemeden araya girdim. Anladığım kadarıyla devam ettim. Ailesine olan sorumluluklarını hatırlatmak, aldığı kararların diğerlerini ne denli etkileyeceğini anlatmak istedim. Evet, bunu yaptım. Bunu onun iyiliği için yaptığımı sandım. Onu, ondan daha çok düşündüğümü sanarak hatta ailesini de ondan daha çok düşündüğüm pervasızlığına kapıldım. İşte tam burada masumlaştırılmış saldırıya hoş geldiniz.

O an tepkisizliği ile tepki verdi. Sessizliğinin sebebini ısrarla sorduğumda, konuşmak istemediğini söyledi. İlerleyen günlerde, kendi haklılığımı taşıyarak -ne yaptığımı hala tam olarak fark etmeden- ama onu bilmeden kırmış olmanın üzüntüsüyle görüşmek istedim. Görüşmedi.

Ne denli sınırlarına girdiğimi damıtılmış haliyle erkek arkadaşı bahsetti. Ama haklıydım onu düşünmüş hızlı verilmiş kararların onun hayatına zarar vermesini istemezdim benimle görüşmek istememesine haklı şekilde(!) öfkelenerek görüşmeyi bende reddettim.

-oysa talep yoktu-

2 yıl geçti ve sonunda görüştük. Saatlerce sohbet ettik. Görüşmede, ne denli sınırlarının içine girdiğimi anlattı. Bunu ilk kez bu kadar net duydum. Masumlaştırılmış bir saldırının, iyi niyetle kurulmuş cümlelerin ardında ne kadar derin izler bırakabildiğini o gün gerçekten anladım. Ve o hafta, fark ettirilenlerin ağırlığıyla kendime gelemedim. İyi niyet, sınır ihlalini masumlaştırmıyor. Sevgi, karşımızdaki insanın yerine karar verme hakkı vermiyor.

Teşekkürler E.

Kendimize Karşı

Sınır ihlali bazen kendimize karşıdır. Bazen ihlal dışarıdan değil, içeriden gelir.

Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgeyerek, kendimize şefkatli davranmayarak, düşüncelerimize sert eleştiriler yönelterek, acımasız yorumlar yaparak, bulunduğumuz noktayı sürekli yetersiz görerek, başarısızlık hissinin tüm ağırlığını omuzlarımızda hissederek… Kendi sınırlarımı ne çok ihlal ettiğim an var, diye düşünüyorum.

Ama asıl soru şu: İlk ne zaman başladı?

Kendime karşı sınır ihlallerimi düşünürken şunu fark ediyorum. Başkası yapsa rahatsız olacağım şeyleri, ben kendime neden yapıyorum? “Bunu istemiyorum” deyip yine yapmak. “Şimdi sırası değil” diyerek kendimi ertelemek. “Başaramazsın” deyip güvenimi kırmak. Kendi ihtiyaçlarımı hep sonraya bırakmak. Bana özgü sandığım bu davranışların, aslında birçok insan için tanıdık olduğunu da biliyorum. Hayır diyemeyişlerimiz.

Çocukken annemle babam tartıştığında, babam ertesi gün işe gidecekse yapılması gereken bir ütü olurdu. Annem zaten çok meşguldü hem duygusal olarak yorulurdu hem de ev işleriyle. Ben hemen gönüllü olurdum. Ütüyü yapardım. Başta bu yardım etmekti, evdeki gerilim biraz azalsın diyeydi. Zamanla bu davranış olmaktan çıktı. İsteyerek hep gönüllü olduğum bir alışkanlığa dönüştü. Böyle olunca da “Gizem ütü yapmayı seviyor” denildi. Ben de itiraz etmedim. Hatta bunu ben bile söyledim.

Sevmediğim bir şeyi seviyor gibi davranmak sanırım kendime karşı yaptığım ilk sınır ihlaliydi. Bugün hala istemediğim tekliflere “evet” dediğim oluyor. Kimse bunu benden istememesine rağmen, ben bunu kendimden bekliyorum. İstemediğim ama karşımdakine daha faydalı gelecekse ya da onu kırmamak için yapıyorum. Ve sonucunda bunun yorgunluğunu yine kendim çekiyorum.

Kendimce küçük bir önlem geliştirdim. Telefonu açmamak, mesajla iletişim kurmak. Böylece ne diyeceğimi düşünmek için zaman kazanabileceğimi, reddedişi yumuşatabileceğimi, kimseyi kırmadan ilerleyebileceğimi düşündüm. Ama bunlar sınır çizmek değil, başka bir sınır ihlali olduğunu zamanla fark ettim. Açık bir hayır demek yerine kaçmak, geri çekilmek, kendi isteklerini biraz daha değersizleştiriyormuş. Bazı sınırlar başkalarına değil, önce kendine çizilmeli.

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Kontrol Etme Meselesi

Kontrol etme ihtiyacı, kaygı ve duygusal yük üzerine düşünmeyi temsil eden bilgisayar başındaki kadın illüstrasyonu
Kontrol Etme Meselesi

Kontrol etme çabası, beni yaralayan bir noktada duruyor.

Burada bahsettiğim kontrol, başkalarının hayatını yönetme isteğinden değildi elbette. İlişkileri kaybetmemek için kendimi fazla sorumlu hissetmemden doğuyordu. Hep daha fazla teklif, kişinin hayatını daha fazla düşünmek; sevilmek için yapılması gereken şey gibi konumlandırıyordum.

Yeni yeni fark ediyorum belki biraz da sevilmemek gerek. Biz sadece duralım ve sevilelim. Bunu fark etmek, bu davranışın son bulacağının bir işareti… İnanıyorum.

Aynı Yerden Görülmemek

Zamanla sorumluluk alma halimin karşı tarafta aynı yere düşmediğini gördüm. hayatıma giren herkes tarafından aynı yerden okunmadı. Ben yük almaya çalışırken, karşı tarafta bambaşka duygular ortaya çıkabiliyordu. 

Bir arkadaşım, beni “yöneten”, “insanları kontrol eden” biri olarak gördüğünü söyledi. Bunu söylerken kullandığı kelimeler ve anlam canımı acıttı. Çünkü benim için bu hâl, yönetmekten çok yük almaktı. Kimseyi kendi istediğim yere çekmeye çalışmıyordum. Bir şeyler kırılmasın, ilişkiler zarar görmesin, herkes daha az yorulsun istiyordum. Keskin bir şekilde, tanımlanmak beni rahatsız etti.

Bugün hâlâ şunu ayırt etmeye çalışıyorum:

Biri beni bu kadar sert eleştirdiyse haklı olabilir mi?

Bu kadar keskin tanımın içinde kendimi göremedim, içimden "bu ben değilim" dedim. Cümlenin yarattığı rahatsızlık ise benimle geldi. Karşı tarafın bu yorumuna kırılmak dışında bir de kendime bakmak istedim.

Benim kontrolüm; düzeni korumaya çalışan, kaygılı bir çaba mıydı, yoksa karşımdakinin sınırlarını ihlal eden bir hâl mi? Yaptığım şey gerçekten kontrol etmek miydi, yoksa yardımcı olmak mı? Çünkü fazla sorumluluk almak, kontrol ediyormuşum gibi bir iz de bırakabilir.

 Bunu yaparken, karşımdaki için alan açmak yerine bazen alanına mı giriyordum?

Şunu biliyorum:

Beni bu şekilde tanımlanmak inciticiydi. Ve bu incinmenin içinde haklı bir kırgınlık vardı. Ama aynı zamanda, bu sözlerin bana bıraktığı bir iz de oldu. Kendi niyetimle, başkasının hissettiği şeyin her zaman aynı olmadığını gördüm.

Kontrol ve duygusal emek arasında bir fark vardı. Durduğum nokta ise belliydi.

Herkesin kendi çokluğu ve deneyimleriyle var olmasını öğrenmeye çalışıyorum. En çok kendim için. 

Duramamak

Önceki yazıda kontrol etmek ve sorumluluk almak üzerinde durmuştum. Değindiğim gibi kontrol ettiğim şey aslında düzen değil; sevilme ve kabul edilme ihtiyacıydı. Bazen fark etmek yetmiyor insan yine de duramıyor.

Bu yazı, tam da o duramama halinin içinden yazıldı. İnançlı bir ailede büyüdüm. Allah’a inanan ve onun yanımızda olduğunu hisseden bir evde.

Tatil kasabası çocuğu olmak benim için, her yaz arkadaşlarını yanına çağırmak “bir şeyler yapalım” demekti. Yine o yaz, iki kadın arkadaşım yanıma gelmişti. Sabah deniz, kum; akşam ise eğlence…

Ailem evde yoktu. Yaz akşamlarının vazgeçilmezi alkol tabii. Ama sabah erkenden annemler gelecekti. Sarhoş eve dönmüşüz ve ben uyumuşum. Birkaç saat sonra kalkıp mutfağı toparlamışım; bulaşıkları makinadan çıkarıp kirlileri yerleştirmişim, hatta çamaşır makinesinde siyah-beyaz hatta renkli ayrımı yapıp çamaşırları asacak kadar durmuşum.

Sanırım makine ve ben hızlı programdaydık.

Sonrasında tekrar yatmışım. Sabah uyandığımda arkadaşıma çok teşekkür ediyorum; “her şeyi yapmışsın, ellerine sağlık” diyerek minnettarlığımı söylüyorum. Bana şaşkınlıkla bakıyor. Dün geceyi anlatmaya başlıyor. Bunların hepsini benim yaptığımı bekleme sürelerinde balkonda sohbet ettiğimizi, konuştuğumuz şeylerden bahsediyor. O an söylediklerini tuhaf ve komik bulmuştum. Biraz da kendimle biraz gurur duymuştum. Kimseye yük olmamıştım; ev dağılmamıştı.

Annem, sabah geldiğinde her şey yerli yerinde olacaktı. Geceye dair hatırladığım tek şey: Her şeyin yolunda kalmış olması.

Ama bugün durmayı öğrenmeye çalışırken, o geceye başka bir yerden bakıyorum. Ben uyuduğumu sanarken hâlâ çalışıyordum. Bedenim sarhoştu belki ama zihnim işi bırakmamıştı. Meğer ben o gece dinlenmemiştim  hatırlamıyor olsam da sadece duramamıştım. 

Bırakmak

Kimseyi kırmamak, yük olmamak için yapılması gerekenleri yapıyordum ama bunu düşünerek değil biri istediği için değil otomatikleştiğim için yapıyordum.  Otomat-laşan beynim ile ben inzivaya çekilip durmak üzerine, gelişmeliyiz. 

Kendimi yorduğumu ve bunu benim yaptığımı görmezden gelmiyorum. Bir şeyleri üstlenmede gönüllü olmayı bırakmalıyım, bunu ilk kez kabul ediyor, bırakmayı seçiyorum. Kendim ve diğerleri için...

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Trikotilomani ile Yaşamayı Öğrenmek

İçimdeki Tekrar Buzikamilmüdür: Her Şeyin Başladığı Yer Küçüklük lakabımdan bahsetmek istiyorum sizlere: “Buzikamilmüdür.” Lakabın hikayes...