![]() |
| Sınır İhlali |
Bize bazı şeylerin yönetilmesi gerektiği öğretiliyor. Duygular
gibi. Kızgın olsam da duyguların ifade ediş şeklinin ne kadar belirleyici
olduğunu yeni yeni kavrıyorum. Duyguları bastırmaktan değil; onlarla ne
yaptığımızı fark etmekten söz ediyorum.
Duygu diyorum; çünkü yalnızca öfke değil. Heyecan da, sevinç
de, kaygı da, üzüntü de aynı bakışın hedefi olabiliyor. Sınır ihlali her zaman
sert değildir. Bazen bir bakışla bazen alaycı bir gülümsemeyle ya da bir
şakanın içine gizlenerek gelir. Bu bölüm, yargı ve bakışla yapılan ilk sınır
ihlaline dair.
Hatırlıyorum da ablamın anlattığı bir anı vardı. Kamptalardı.
Belirli saatlerde atölyeler oluyordu; bilim, sanat, siyaset ve edebiyatın
konuşulduğu, herkesin dikkatle dinlediği atölyelerden birinde… Konuşmacı devam
ederken, ablam denizde iki yunusun atladığını görmüş. Heyecanla tepki verip
yüksek sesle “Bakın, gördünüz mü?” demiş. O an herkesin şaşkın bakışlarla ona
döndüğünü söylemişti. Sanki orada onu izliyormuşum gibi hissetmiştim. Bende çok
heyecanlanırdım; kim yunuslarla karşılaşıyor ki?
Ama sonra şunu ekledi: O bakışlardan rahatsız olmuş ve
çekinmiş.
Bu anıya nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Fakat o ana
tanıklık eden arkadaşlarıyla tanıştığımda, ablama hiç benzemediğimi; daha sakin
olduğumu söylediklerinde, bu anıyı paylaşırken tonlarının aynı heyecandan
değil, alaydan beslendiğini fark ettim.
İşte bu ton beni rahatsız etti. Rahatsız eden şey heyecan
değildi. Heyecanın, yanlış bir yerde duruyormuş gibi gösterilmesiydi. Duygularımızı
yönetmekten bahsederken, onları küçültmekten ya da bastırmaktan söz etmiyorum. Heyecanı
yaşamak, sevinmek, şaşırmak insani. Asıl mesele, bu duygulara verilen
karşılıkta başlıyor.
Sınır ihlali, duygunun kendisinde değil; o duygunun bakışla,
alayla ya da şaka kisvesi altında değersizleştirilmesinde ortaya çıkıyor.
İnsanlar, fark edilmeden yargılanmayı da öğreniyor. Bir süre sonra başkalarının
bakışını kendi içine taşıyor. Kendimiz yapmamayı öğrensek bile, bulunduğumuz
atmosfer bizi içine alabiliyor. Ben bu konunun neresinde duruyorum.
Duygularımı yönetmeyi öğreniyorum. Ama onları yaşamaktan
vazgeçerek değil.
İyi Niyet
Sınır ihlalini yalnızca kötü niyetle tanımlayamıyoruz. Bazen en derin izleri, iyi niyetle kurulmuş ama masum olmayan müdahaleler oluşturuyor. Maruz kalma ve maruz bırakma hâli o denli yoğun ki, buna karşılık gelen çok sayıda ifade biçimi var.
Sınır ihlali, kırmızı çizgi, sınır aşımı, iradenin yok
sayılması, sessiz ihlal, mikro ihlal, masumlaştırılmış saldırı, alarm noktası,
tolerans sınırı, tahammül eşiği…
Hepsi aynı şeye işaret ediyor:
Bir bireyin fiziksel, duygusal, zihinsel ya da dijital alanına; rızası olmaksızın müdahale edilmesi. Kişisel sınırlarının hiçe sayılması, izin alınmadan aşılması.
Bu bölüm, iyi niyetle yapılmış yüzlerce sınır ihlalinden
sadece biri.
Hani çok sevdiğiniz, kırılmasından korktuğunuz için
tökezlemesin diye çaba harcadığınız kişiler olur ya… İşte tam da orada, iyi
niyetle kurulmuş ama masum olmayan bir müdahale başlıyor. Bunu itiraf
edebilirim: Benim de masumlaştırılmış saldırılarım oldu.
Olgunluk nedir, bunu da konuşmak
gerekiyor. Olgunluğu yaşımız mı tanımlar? Yaşadıklarımız mı? Okuduklarımız
mı? Konuya göre olgunluklarımız değişiyor. İnsan bir konuda yetkin görünürken,
başka bir konuda hala acemice davranabiliyor. Bir dönem kendimi, bir başkasının
kendi hayat kararlarında söz söyleyecek kadar yetkin sanmıştım. Ne büyük bir yanılgı.
E. kişisi bana hayat çizgisini, isteklerini, hayallerini anlatırken
konuşmasının bitmesini beklemeden araya girdim. Anladığım kadarıyla devam ettim.
Ailesine olan sorumluluklarını hatırlatmak, aldığı kararların diğerlerini ne
denli etkileyeceğini anlatmak istedim. Evet, bunu yaptım. Bunu onun iyiliği
için yaptığımı sandım. Onu, ondan daha çok düşündüğümü sanarak hatta ailesini
de ondan daha çok düşündüğüm pervasızlığına kapıldım. İşte tam burada
masumlaştırılmış saldırıya hoş geldiniz.
O an tepkisizliği ile tepki verdi. Sessizliğinin sebebini
ısrarla sorduğumda, konuşmak istemediğini söyledi. İlerleyen günlerde, kendi
haklılığımı taşıyarak -ne yaptığımı hala tam olarak fark etmeden- ama onu
bilmeden kırmış olmanın üzüntüsüyle görüşmek istedim. Görüşmedi.
Ne denli sınırlarına girdiğimi damıtılmış haliyle erkek
arkadaşı bahsetti. Ama haklıydım onu düşünmüş hızlı verilmiş kararların onun
hayatına zarar vermesini istemezdim benimle görüşmek istememesine haklı şekilde(!)
öfkelenerek görüşmeyi bende reddettim.
-oysa talep yoktu-
2 yıl geçti ve sonunda görüştük. Saatlerce sohbet ettik. Görüşmede,
ne denli sınırlarının içine girdiğimi anlattı. Bunu ilk kez bu kadar net
duydum. Masumlaştırılmış bir saldırının, iyi niyetle kurulmuş cümlelerin
ardında ne kadar derin izler bırakabildiğini o gün gerçekten anladım. Ve o
hafta, fark ettirilenlerin ağırlığıyla kendime gelemedim. İyi niyet, sınır
ihlalini masumlaştırmıyor. Sevgi, karşımızdaki insanın yerine karar verme hakkı
vermiyor.
Teşekkürler E.
Kendimize Karşı
Sınır ihlali bazen kendimize karşıdır. Bazen ihlal dışarıdan
değil, içeriden gelir.
Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgeyerek,
kendimize şefkatli davranmayarak, düşüncelerimize sert eleştiriler yönelterek,
acımasız yorumlar yaparak, bulunduğumuz noktayı sürekli yetersiz görerek,
başarısızlık hissinin tüm ağırlığını omuzlarımızda hissederek… Kendi
sınırlarımı ne çok ihlal ettiğim an var, diye düşünüyorum.
Ama asıl soru şu: İlk ne zaman başladı?
Kendime karşı sınır ihlallerimi düşünürken şunu fark
ediyorum. Başkası yapsa rahatsız olacağım şeyleri, ben kendime neden yapıyorum?
“Bunu istemiyorum” deyip yine yapmak. “Şimdi sırası değil” diyerek kendimi
ertelemek. “Başaramazsın” deyip güvenimi kırmak. Kendi ihtiyaçlarımı hep
sonraya bırakmak. Bana özgü sandığım bu davranışların, aslında birçok insan
için tanıdık olduğunu da biliyorum. Hayır diyemeyişlerimiz.
Çocukken annemle babam tartıştığında, babam ertesi gün işe
gidecekse yapılması gereken bir ütü olurdu. Annem zaten çok meşguldü hem
duygusal olarak yorulurdu hem de ev işleriyle. Ben hemen gönüllü olurdum. Ütüyü
yapardım. Başta bu yardım etmekti, evdeki gerilim biraz azalsın diyeydi.
Zamanla bu davranış olmaktan çıktı. İsteyerek hep gönüllü olduğum bir
alışkanlığa dönüştü. Böyle olunca da “Gizem ütü yapmayı seviyor” denildi. Ben
de itiraz etmedim. Hatta bunu ben bile söyledim.
Sevmediğim bir şeyi seviyor gibi davranmak sanırım kendime
karşı yaptığım ilk sınır ihlaliydi. Bugün hala istemediğim tekliflere “evet”
dediğim oluyor. Kimse bunu benden istememesine rağmen, ben bunu kendimden
bekliyorum. İstemediğim ama karşımdakine daha faydalı gelecekse ya da onu
kırmamak için yapıyorum. Ve sonucunda bunun yorgunluğunu yine kendim çekiyorum.
Kendimce küçük bir önlem geliştirdim. Telefonu açmamak,
mesajla iletişim kurmak. Böylece ne diyeceğimi düşünmek için zaman
kazanabileceğimi, reddedişi yumuşatabileceğimi, kimseyi kırmadan
ilerleyebileceğimi düşündüm. Ama bunlar sınır çizmek değil, başka bir sınır
ihlali olduğunu zamanla fark ettim. Açık bir hayır demek yerine kaçmak, geri
çekilmek, kendi isteklerini biraz daha değersizleştiriyormuş. Bazı sınırlar
başkalarına değil, önce kendine çizilmeli.
Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿
