| Pluribus evrenine dair bir illüstratif yorumu. |
2025’te Breakind Bad ve Better Call Saul gibi yapımlarla tanınan Vince Gilligan’ın yaratıcısı ve yönetmenliğini üstlendiği Pluribus’un 1 sezonunu geride bıraktık.
Peki nasıl bulduk?
Benim çevremde birden yankı buldu heyecanla başladım ve her
hafta yeni bölümün gelmesini beklemek can sıkıcı olsa da sezonu tamamladım. Ama
kafam biraz karıştı.
Eleştirilere baktığımda dizinin temposunu yavaş ve durağan
bulanlardan tutun düşündürücü, yenilikçi ve çok yaratıcı olduğu konusunda
birbirinden farklı birçok yorumla karşılaştım.
Ben ise salgınla gelen, kolektif yaşamı sürdüren topluluğun
yüzlerinde beliren gülümseme üzerine biraz takıldım.
Salgın ile birlikte, tüm dünyanın kollektif yaşam tarzını
içselleştirmesi benim ilgimi odağımı daha çok çekti ama bazı terslikler de
vardı.
İnsanların bir arada, barış içinde ve ekosistemi koruyarak
yaşaması, bireylerin kaynakları, emeği ve mekanı ortaklaşa kullandığını
görmek çok heyecanlandırdı.
Refah bir yaşam, mutluluk, biz bilinci…
Aradığımız "ortak yaşam ideali" işte bu.
Ve evet, mümkün dedim.
Her hafta gelen bölümlerle bir terslik var diyerek
rahatsızlığım da arttı.
Peki terslikler neydi?
Komünist yaşamı izleyicilere hissettiren Gilligan biraz
bekleyin demeyi geciktirmedi. İnsanların birbirlerinden ayrılmaz tek bir bütün
olduğunu hissettikçe kavramlar arasında boğuldum.
Birlik bilinci mi, kolektif zihin mi?
Her şeyin birbirine görünmez bağlarla bağlı olduğu ve özünde
"tek" bir bütünü oluşturduğu anlayışla “biz” çıkıyordu. Dizide de
kişilerin biz diyerek konuşması hepimizin epey dikkatini çekti. Bu tanımlamaya
baktığımda birlik bilinci ile karşılaştım.
Birlik bilinci,
"Gerçeği hissettiğiniz varlık halidir. Egonun görmekten hoşlandığı gerçeği değil, varoluşunuzun ve evrenin özünü görmeye ve hissetmeye başlarsınız. Birlik bilinci, ayrılık illüzyonlarının olmadığı bir varlık halidir. Var olan her şeyle birleştiğinizi hissedersiniz."
Ancak bu bilinç insanı tek tipleştirmez. Birlik bilinci
insanı kurduğu derin empatiyle, farkındalıkla gelen, daha duyarlı bir birey
haline dönüştürür. Kişilerin benliğini yitirmeden biz olmasıyla ilgilidir.
Dizide ise ben diye bir kavram kalmamıştı.
Bu virüsle birlikte bireysel düşüncenin bittiği, herkesin
bir sisteme bağlı tek bir beyin gibi hareket ettiğini gördük. Dizideki bu yapı
ise kolektif zihin kavramına götürdü.
Kollektif zihin,
"Bireysel düşünce sınırlarının ortadan kalktığı ve herkesin tek bir merkezden yönetiliyormuşçasına aynı şeyi düşündüğü, hissettiği yapı."
İnsanlar artık kendi kararlarını vermediği,
bir ağın parçası olarak sanki hisleri yokmuşçasına robotik bir halde
yaşamlarını sürdürüyordu.
Kolektif zihin neden bu kadar cazip geliyordu?
Ancak dizide kolektif zihin ile
- yalnızlığın azaldığı,
- çatışmanın bittiği,
- şiddetin yok olduğu,
- insanların birbirini anladığı
- acının paylaşılmasıyla acının hafiflediği,
Kollektif yaşam güzellemesi ile aklımı karıştırsa da elbet beklediğim
komünist hayat, kollektif zihinle birlikte düşünülemezdi.
Bu da beni kolektivite kavramına götürdü.
Kolektivite: “biz” derken “ben'i" unutmamak
“Bireyin kendi özgünlüğünü ve iradesini koruyarak ortak bir yaşamı, amacı veya kaderi paylaşmasıdır.”
İnsanlar bir araya gelip birlikte üretip, çoğalttığı ve
tükettiği ama her birinin yeteneğinin, karakterinin ve renginin farklı olduğu
sistem. Biz" diyen ama "Ben" olduğunu unutmayan bireylerden
oluşacaktı.
Kavramlar aynı potaya girmiş, birbirine geçmişti. Bu sefer
manipüle edilen kavramlardı. Sanki her birinden, farklı bir kesiti alınıp
birleştirilmişti.
13 kişi ve rahatsızlığım
Virüsten etkilenmeyen 13 kişi ise özgürlüklerini koruyan
bireycilik anlayışıyla devam etmenin önemini vurgulamaları beni rahatsız etti.
13 kişinin "özgürlük" adı altında seçtiği şeyler neydi?
Kolektif yaşamı güzellerken neden kolektif zihinle duyduğumuz sisteme
güven zedeleniyordu?
Salgından bir şekilde etkilenmeyen 13 kişi "gerçek insan" olmalarıyla karşımıza çıkıyordu. Duygu ve düşünceleriyle ön planda olup bazen bencil, kaba ya da haz düşkünü olarak gördük. Carol Sturka
(Aşk romanı yazarı), Koumba Diabaté (Hedonist erkek- playboy) ve Laxmi (Çocuğu
olan ve Carol’le tartışan kişi) gibi.
Ama nihayetinde düşünebilen, kararlarını verebilen, irade sahibi olmalarıyla kahramanlaşıyorlardı. Gilligan yarattığı dünyada, uyumlu, barışçıl ama robotik bir toplum üyesi olmak mı yoksa özgür ama kaotik bireyler mi? sorusuyla karşılaştrıdı izleyicileri.
Üçüncü yol mümkün mü?
Carol’un dünyayı kurtarmak için çabasını ve heyecanını
izlerken "kurtarılması gereken dünya" çıkartmasını düşündüren Gilligan,
başarılı şekilde manipüle ettiği kavramlardan olduğu ortada.
Dizinin bize bir 'virüs' gibi sunduğu o iç içe geçmiş sistem
aslında bizim kendi irademizle ulaşmamız gereken nokta.
Kollektif yaşamla gelen ama birlik bilinci ya da kolektivite
değil kolektif zihin yapısıyla karşılaşıyoruz.
Carol’un fazla doz uygulayarak Zosia’yı uyuşturması ile dünyayı
kurtarmanın mümkün olduğu çıkarımını yapabiliyoruz. Enfekte olanlar (biz), davranışıyla
ileri giden Carol’a mesafe koyarak ve kendilerinden mahrum bırakarak ama
ihtiyaçlarına yardımcı olacakları şekilde uzaklaşıyorlar.
Carol’un davranışını rahatsız edici buluyorum çünkü karşısında
kendilerini “biz” diye tanımlayanlarda bir canlıydı.
İzole şekilde kalan Carol, geri dönüşüm kutularında
yığınlarca süt paketlerini keşfetmesi ve bu durumun peşine düşmesiyle;
bağışık bireylerin kriz yaşamasıyla ya da başka bir etken sonucu ölen insanları bir soğutma deposunda parçalar halinde saklamalarını hatta onları toz hale getirerek süt kartonlarında tükettiklerini çözümlemesiyle yamyamlıklarını ortaya çıkarıyor.
Dünyayı kurtarmak
İzleyicilere bu enfekte olanların ne denli tehlikeli
olduğunu, dünyayı kurtarmamızın önemi tekrar hatırlatılıyor.
Carol, diğerlerini uyarmak istediğinde ise şu mesajla
karşılaşıyor.
Canlıları kasten öldüremediklerini, zarar veremediklerini ve
müdahale edemediklerini yani yiyebileceklerinin kısıtlı olduğunu hatta canlı
olan her şeyi bitkileri dahi yiyemediklerini söylüyorlardı.
“Buğday, mısır ya da pirinç hasadı yapamayız. Ağaçtan elma koparamayız, bir elma düştüğünde tabii ki onu yer ve minnet ederiz. Bulduğumuz tüm düşmüş meyveleri toplarız. Başta inekler olmak üzere hala sağılması gereken milyarlarca evcil hayvan var ayrıca birleşmemizden önce imal edilmiş milyonlarca ton hazır yiyecek var. Yaşadığımız kalori eksikliğini telafi etmek için önlemler almalıydık.” diyor.
Raf ömrü uzun bu sıvının içinde sadece İKP’nin (insan
kanaklı protein) olmadığı özellikle bozulma tehlikesi olan yiyecek stoklarını
tükettiklerini ve yerel duruma göre reçetenin değiştiğini dile getiriyorlar. Her
kutuda %8-12 arasında İKP bulunduğunu, kaynağında her gün 100 bin insanın
doğal sebepler ve kazalar sonucu öldüğünü, ziyan olmaması adına bu insan
kalıntılarını -tercih etmemelerine rağmen- kullandıklarını dile getiriyorlardı.
Ekolojik zorunluluk ve etik
Ölen insanları protein kaynağı olarak tüketmeleri ve bunu
ekolojik zorunluluk olarak gerekçelendirmeleri rahatsız edici mi?
Bence hayır, ekolojiyi korumak adına "ziyan olacak insan
bedenini" kaynağa dönüştürmek neden kötü olsun?
Pek tabii etik açıdan sesler yükseliyor…
Kantçı açıdan, insan araç değil amaçtır. Burada araç-laştırılan insan bedeni, etik problemdir.
Faydacı bakışla kaynaklar daha az tüketiliyorsa, ekosistem
korunuyorsa ve açlık engelleniyorsa daha kabul edilebilir.
Enfekte olanlar bireysel bedeni kolektif kaynak haline getiriyor ve ekosisteme entegre ediyor.
Bu modern kapitalist sistemin insan
merkezci düşüncesine ters buradan da insan bedeninin yenmesi bizi neden daha
fazla rahatsız ediyor da hayvan eti yemek etmiyor?
Ekolojiyi korumak adına insan bedenini kaynağa dönüştürmek, insan
bedeninin kutsallığının kaybolması mı anlamına mı geliyor?
Belki de İnsanı ayrıcalıklı görme anlayışımızdan dolayı
kabul edemeyişimizdir.
Etik açıdan rıza almanın önemi de vurgulanıyor. Ahlaki
değer, türden değil acı çekebilme kapasitesinden geliyorsa insan da hayvan da
acı çekiyorsa bir tarafı ayrıcalıklı görmek tutarsızlıktır.
Enfekte olanların beslenme şekilleri yaptığı tanımlamaya
göre Frutaryen (meyveci) olarak tanımlanmaktadır.
"Beslenmesinin çok büyük bir kısmını sadece bitkinin yaşamına son vermeyen bölümlerinden (meyveler, yemişler ve tohumlar) karşılayan kişilerdir. Örneğin bir havucu kökünden söküp öldürdüğü için yemezler, ancak ağaçtan düşen elmayı yerler."
Ama koşullar doğrultusunda tercih etmedikleri bir beslenme
şekline de evrildiğini görüyoruz.
İkilik
Dizinin bizi içine çektiği, bir çok kavram çelişkileri peşimizde.
Peki kendimi bir tarafa yakın hissetmek mi yoksa hissetmemek mi? Kavramların manipüle edilmesiyle gerçeklikten uzaklaşmak, anlamların kendi hayatımız için değişmesinden endişe duyuyorum diğer sezonlarda karşılaşacağımız ikilikler (Dualizm) neler olacak?
Karşımıza nasıl bir otorite, iktidar, beyin çıkacak.
Bir de unutmadan
Üçüncü yolda mümkün demek istiyorum insanın kendi rengini benliğini
kaybetmeden bir bütün oluşturacağını inanıyorum.
Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿
dusuncelerimi biraz karisik ama kısaca şöyle .
YanıtlaSilmutluluk–özgürlük gerilimi beni özellikle kolektif irade meselesi üzerine düşündüren bir şey . Çoğunluğun yarattığı normun her zaman “hakikatin” kendisi olmadığı, hatta çoğu zaman bir tür illüzyon ürettiği fikri dizide çok çarpıcı şekilde verilmiş bence.
Kolektif bilinçte herkesin aynı anda mutlu olduğu varsayımı, neredeyse metafizik bir bütünlük gibi. Mesela bugünün toplumunda çoğunluk tarafından üretilen düzenler bile kaçınılmaz olarak dışarıda kalanları, bastırılan farklılıkları ve görünmez kılınan çatlakları barındırır. “Herkes mutlu” söylemi, belki de tam da bu çatlakların üzerini örten bir anlatıdan ibaret olabilir.
Mesela bugün Demokrasi dahi çoğunluğun iradesi üzerinden hüküm suruyor ama , çoğunluk tarafından seçilmiş olanın her zaman özgürlükle ya da istikrarla örtüşmediğini bugün biliyoruz. Bu açıdan dizideki kolektif huzur hali bana, rızanın gerçekten özgürce mi üretildiği yoksa normun içselleştirilmesiyle mi kurulduğu sorusunu sordurdu.
Belki de asıl mesele şu: Farklılıkların ve çelişkilerin olmadığı bir “mutluluk”, insani olanı da ortadan kaldıran bir yekpareliğe mi dönüşür? Filmde kesinlikle bir manupulasyon var . Zaten breaking bad dizisinde de zamanla Walter karekterini sancılarını anlıyorsun sonra yaptığının ne olursa olsun ahlaki olarak etnik olmadığını bildigin için ikilem içinde kayboluyorsun diziden bu kadar keyif alinmadinin temel sebebi de bu olsa gerek bir dilemma içinde kendini buluyor olmak. Neyse Yazın tam olarak bu politik ve varoluşsal eşiği güzel anlatmış . Kalemine sağlık. Ama bence bin kisinin yorum yazıp tartismasi gerekir . Özellikle şu ikp konusunu.