İzleyiciler

Sevgi Soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgi Soysal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gizem ile Yürümek

A.Ömer Türkeş, “Çünkü yazmak bir hesaplaşma, bir iç yolculuktur aynı zamanda.” diyerek Sevgi Soysal’a sayfaları teslim ediyor.  Ela’nın ve Mehmet’in hikayeleriyle başlayan, hayatın onları postanede karşılaştırması ile devam eden yolculuğa gelmeden önce Soysal’ın kitabının elime ulaşma ve yazıya dökülme sürecine değineyim.

Ne alaka diye başlayacağımız anlatımla: Serdar Canan konserinin ardından bize yansıyan hoş etkiyle salondan mutlu ayrıldık. Tabii dağılmaya gönlümüz razı olmadı, arkadaşımıza geçtik. Eğlenceli sohbetin ardından konu kadın sorunu ve mücadeleye geldi. Sevgi Soysal’ın bütün eserleri Derya’nın kütüphanesinde yerini almıştı. Bende bakmak istedim hangilerine dokunduğumu hangilerine temas ettiğimi ya da temas edecek vakti bulamadığımı…

Tante Rosa ve Yürümek…

-Okumuştum.

Kadın kimliği, toplumsal cinsiyet rolleri üzerine yazılmış kitaplardan olduğunu konuştukça; okuduğum kitapları bu başlıklar altında toplamakta zorlandığımı hatta detay veremeyeceğimi fark ettim. Değer verip vermeme bağlı olmaksızın çok sık unutuyorum. Neden olmasın ki diyerek okuma yolculuğumdan bu blogda kesitler vermeye karar verdim.

İlgimi çeken noktalardan biriyse müstehcenlik gerekçesiyle “yürümek” adlı romana 1970’te dava açılmış 1971 de kitaplar toplatılmış ancak 1974’te bilirkişi raporuyla birlikte söz konusu bölümlerin edebi bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini yönünde karar verilince kitap yazara iade edilmiş. Ayrıca 1970 TRT Roman Başarı Ödülü’nü kazanmış.

Sevgi Soysal’la YÜRÜMEK…

Pencere önünde arkasını kameraya bakan küçük bir kız.


Ela’nın hikayesi Ankara sokaklarında; Memet’in ise Giresun sokaklarında başlamış. Benim hikayem ise Muğla sokaklarında başladı. Hikayeler farklı şehirlerde başlamış olsa da çok aynı hissettiğimizi fark ettim. İlk ergenlik anıları, kızgınlıklarımız, kendini keşfetme süreci ve toplumsal baskılar. Okurken kendimde, bir arkadaşımda, çevremde tanık olduğum anlarla karşılaştım.

Yürümek ve Çocukluk

Bir sınıf, el yazısı dersi, sidikli Erol, Ela ve Aysel. O yaşlarda öğretmene şikâyet ederken her iki kelime için affedersiniz demenin doğruluğu.

Aysel’in, “Affedersiniz öğretmenim. Bana dedi ki, komşunun piçi, dedi, Ela’ya da affedersiniz, canımın içi, dedi.” sözleri ve sonrasında bütün sınıfın yıl boyunca, Ela’ya Sidikli Erol’un canının içi Ela!
  diye alay etmesi…

 “Ela, canının içi olmanın, komşunun piçi olmaktan niçin bunca önemli, alay edilesi bir şey olduğunu anlayamadı bir türlü.”

Bu satırı okuduğumda, ben de o yaşlarda sınıfta altına kaçıran U.’yu hatırladım. Onunla sohbet etmek bile istemezdik, dalga konusu olurduk. Bırak yanlışlıkla canının içi olmayı…

Bizim okulda da isimlerle, kıyafetlerle, konuşma biçimleriyle alay edilirdi. Üzerimize annelerimizin ördüğü süveterleri giymek bile alay etmek için yeterli bir sebepti. Zorbalanmadan geçen bir yaş aralığı var mı gerçekten? Sanki her yaşta farklı şekillerde zorbalandık.  İlkokulda ismimizle, kıyafetlerimizle; ergenlikte bedenlerimizle; yetişkinlikte tercihlerimizle… Sebebi değişti ama hiç bitmedi. Bir de bir oyun vardı: ayağımın altı otuz altı.

Kızlarla yan yana dizilirdik. Erkekler arka arkaya sıralanır, en önde olan erkek seçmek istediği kıza yaklaşır ve elini uzatırdı. -Dansa kaldırıyormuş gibi- Elini ya tutardık ya da ayağımızı kaldırır ayağımın altı otuz altı deyip reddeder kıkır kıkır gülerdik. Hikâyenin şu tarafı da olurdu. Hiç el uzatılmayan kızlar da olabilirdik.

Elini uzatmasını istemediğimiz erkekler uzatırsa utanç duyardık.

Seçilmek kadar seçilmemekte ya da kimin seçtiği de önemli olurdu.

Çok küçük yaşlarda beğenilmekle, ilgi görmekle, dışlanmakla tanışmışız. Bu oyun nasıl bizlere ulaşmıştı acaba. Reddetmenin hazzını ama seçilmemenin korkusu ve devamlı seçilen kızları hiç unutmuyorum. Tam da bu yüzden Şükran, Ela’yı nasıl sinir ettiyse beni de ediyordu. Ah şu Şükranlar...

Hepimizin bi Şükran’ı vardı sanki. O istediğinde oynanılan o istemediğinde oyunumuzun bozulduğu tüm varlığıyla oyunları domine eden Şükranlar. Ben de kendi çocukluğumun Şükranlarını düşündüm. Oyun denilince hadi oynamıyor muyuz diye ilk koşuşturan ama hep Şükranlara yenilen, Şükranlara uyuz olan aynı Ela gibi bi Gizem... Belki de çocukken, ilk küçük iktidarlarla tanıştık.

Eski bir mahalle sokağında top oynayan ve kaldırımda oturan çocuklar


Sonra Şenel çıktı karşıma, kahvaltıda tereyağı yemeyen Şenel.

Şenel’in annesiyle Ela’nın annesi birbirine hiç benzemiyordu. Benim annem ile Ela’nın annesiyse aynıydı. Yasak olan şeyleri çok iyi bilen, neyin yanlış olduğunu unutmayan ve hiç unutturmayan annelerden biriydi. Çocukken annelerimizin kuralları dünyanın kuralları kabul ettiğimiz vakitlerdi ya.  Eve dair olanla dünyanınkini bilmediğimiz zamanlar.

Kızım öyle oturma bacaklarını kapat,

Çok konuşma öyle söyleme,

Vaktinde eve gel, geç kalma!

İçme, günah!

Erkek arkadaş mı? -Yok.

Bir süre sonra bunlar annemizin cümleleri değil de dünyanın değişmez gerçekleri sandık. Ela-Gizem’ de. Uzun süre annemin korkularıyla kendi korkularımı birbirinden ayıramadığım için belki her kız çocuğu gibi geç büyümüşte hissettim. Annesinin yaşamadığı ama yaşamaktan korktuğu deneyimleri önlem alarak, korkularını miras alarak. Onun doğruları benimdi artık.

Bu kurallar davranışlarımızı düzenliyordu. Bazı davranışlarımızdan çok düşüncelerimizi de düzenliyordu. Ne zaman utanmam, korkmam gerektiğini, hangi merakların tehlikeli olduğunu biliyordum. Bedenime dair meraklarımı korkularımla birlikte içimde büyüttüm. Kimsenin bizle konuşmadığı şeyleri düşündüğüm için utanmam gerektiğini sanıyordum.

İlkokul, ortaokul yıllarında ne olduğunu bile tam bilmeden bedenimi tanımaya çalışırken yakalanma korkusu yaşadığımı hatırlıyorum. Annem görürse, biri görürse, ya Allah bu merakımdan dolayı beni cezalandırırsa… Neden yanlış hissederdim? Sanırım çocukların bu konuları merak edemeyeceğini öğrenmiştim. Bu konularda büyükler konuşabilirdi ve ben merak ettiğim için büyünce televizyonlarda gördüğüm kötü kadın olacağımdan artık emindim.

Bu suçluluk duygusu ve korkuyla uzun süre yaşadım. Korktuğum şey yaptığım şeyden çok, merak eden bir çocuk olmaktı. Bu ağır yükün adı bazen mastürbasyon, bazen romantik film izlemek, bazen merak aslında yalnızca büyümekti.

Ela’nın yaşadığı korku da bana bunu hatırlattı. Şenel’e gitmek istemekle istememek arasında merakına yenilerek gittiğinde öpüşmeyi oyun gibi taklit ettikleri sahnelerde de aynı şeyi hissettim. Merak, heyecan vardı. Büyümeye dair bir özenti vardı. Ama utanç tüm ağırlığıyla oradaydı. Çocukken büyümeyi bizden büyük çocukların bildiğini sandığımız sırları öğrenmek gibi. Kızlarla aramızda geçen konuşmaları masumiyetle hatırlıyorum.  Nasıl öpüşülür, burunlarınız çarpışmıyor mu? Doğalından mı gelişiyor, dilin de mi değiyor? Aslında sadece birbirimizden duyduklarımızla, yarım yamalak bilgilerle, korkularla ve merakla büyümeye çalışıyorduk. Şenel’in evinde geçen her konuşma her eylem; Ela’nın hissettiği suçluluk, aslında yaptığı bir şeyden değil, ona öğretilmiş olanlardan doğuyordu. Belki çocukluğun en garip tarafı bu. Henüz dünyanın nasıl işlediğini bilmiyoruz ama neyin utanılacak şey olduğunu çoktan öğrenmiş oluyoruz.

Bu karmaşayı yaşadığım başka zamana gidersek aklıma yıllarca yaz aylarında ablamla gittiğimiz yatılı Kur’an Kursları geliyor.

İki bina, karşılıklı, birinde erkek öğrenciler, diğerinde kız öğrenciler kalırdı. Perdeler kapalı olurdu çünkü karşı binadaki erkek öğrencilerin görünmesi haramdı. Oğlanlar bahçede oyun oynayabilir ya da yurda gelen eşyaları taşımaya yardım edebilirlerdi. Biz ise pencere köşesinden gizlice onlara bakar, gülerdik. Şimdi düşününce tebessüm ediyorum ama o zamanlar nasıl heyecanlandığımı; sanki Ela’nın aldığı ilk öpücüğü ben alıyormuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum oysa sadece bakıyorduk. O yaşlarda bir bakışın anlamı çok farklı olabiliyor. Yurttan çıkıp eve döndüğümde mahallemdeki erkek arkadaşlarımla rahatça oynayabilmek farklı yerlerde farklı kuralların geçtiğini ilk hissettiğim zamandı. Ve pencere köşesinden bakmadığım için oyun oynarken heyecanlanmıyordum, oyun oynuyorduk. Dünyanın kuralları, annelerin kuralları, başka başka yasaklar ile tanışıyordum.

Ela’nın Aleko’yla öpüşmesi, annesinin yıllarca kafasına ördüğü örümcek ağları, öpüştüğü için hamile kalabileceğini inanması, yaptığı yanlışlar sonrasında geri dönüşsüz biçimde hayatın onu cezalandıracağına inanması. Ve eve döndüğünde babasının ölüm haberiyle karşı karşıya kalmasına bakınca; çocuk aklının suçlulukla kurduğu ilişki ne ilginç. Babam öldü, çünkü ben kötü bir şey yaptım. O an kurduğu bağlantı bana da tanıdık geliyor. Ben de annemle babamın kavgalarında böyle hissederdim. Söylediğim bir cümle onları tetiklediği için tartıştıklarını o gün o lafı söylemesem kavga etmeyeceklerini ayrılmayacaklarını, seslerin yükselmeyeceğini sanırdım şimdi düşününce ne ağır bir yük alıyormuşum.

Yürümek ve Erkeklik

Peki Memet olmak?

                                                                                                                    📌 Devam edecek.


Gizem ile Yürümek

A.Ömer Türkeş, “Çünkü yazmak bir hesaplaşma, bir iç yolculuktur aynı zamanda.” diyerek Sevgi Soysal’a sayfaları teslim ediyor.  Ela’nın ve M...