İzleyiciler

Sınır İhlali

Sınır ihlali ve kişisel alanın aşılmasını simgeleyen illüstrasyon
Sınır İhlali
Yargı ve Bakış

Bize bazı şeylerin yönetilmesi gerektiği öğretiliyor. Duygular gibi. Kızgın olsam da duyguların ifade ediş şeklinin ne kadar belirleyici olduğunu yeni yeni kavrıyorum. Duyguları bastırmaktan değil; onlarla ne yaptığımızı fark etmekten söz ediyorum.

Duygu diyorum; çünkü yalnızca öfke değil. Heyecan da, sevinç de, kaygı da, üzüntü de aynı bakışın hedefi olabiliyor. Sınır ihlali her zaman sert değildir. Bazen bir bakışla bazen alaycı bir gülümsemeyle ya da bir şakanın içine gizlenerek gelir. Bu bölüm, yargı ve bakışla yapılan ilk sınır ihlaline dair.

Hatırlıyorum da ablamın anlattığı bir anı vardı. Kamptalardı. Belirli saatlerde atölyeler oluyordu; bilim, sanat, siyaset ve edebiyatın konuşulduğu, herkesin dikkatle dinlediği atölyelerden birinde… Konuşmacı devam ederken, ablam denizde iki yunusun atladığını görmüş. Heyecanla tepki verip yüksek sesle “Bakın, gördünüz mü?” demiş. O an herkesin şaşkın bakışlarla ona döndüğünü söylemişti. Sanki orada onu izliyormuşum gibi hissetmiştim. Bende çok heyecanlanırdım; kim yunuslarla karşılaşıyor ki?

Ama sonra şunu ekledi: O bakışlardan rahatsız olmuş ve çekinmiş.

Bu anıya nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Fakat o ana tanıklık eden arkadaşlarıyla tanıştığımda, ablama hiç benzemediğimi; daha sakin olduğumu söylediklerinde, bu anıyı paylaşırken tonlarının aynı heyecandan değil, alaydan beslendiğini fark ettim.

İşte bu ton beni rahatsız etti. Rahatsız eden şey heyecan değildi. Heyecanın, yanlış bir yerde duruyormuş gibi gösterilmesiydi. Duygularımızı yönetmekten bahsederken, onları küçültmekten ya da bastırmaktan söz etmiyorum. Heyecanı yaşamak, sevinmek, şaşırmak insani. Asıl mesele, bu duygulara verilen karşılıkta başlıyor.

Sınır ihlali, duygunun kendisinde değil; o duygunun bakışla, alayla ya da şaka kisvesi altında değersizleştirilmesinde ortaya çıkıyor. İnsanlar, fark edilmeden yargılanmayı da öğreniyor. Bir süre sonra başkalarının bakışını kendi içine taşıyor. Kendimiz yapmamayı öğrensek bile, bulunduğumuz atmosfer bizi içine alabiliyor. Ben bu konunun neresinde duruyorum.

Duygularımı yönetmeyi öğreniyorum. Ama onları yaşamaktan vazgeçerek değil.

İyi Niyet

Sınır ihlalini yalnızca kötü niyetle tanımlayamıyoruz. Bazen en derin izleri, iyi niyetle kurulmuş ama masum olmayan müdahaleler oluşturuyor. Maruz kalma ve maruz bırakma hâli o denli yoğun ki, buna karşılık gelen çok sayıda ifade biçimi var.

Sınır ihlali, kırmızı çizgi, sınır aşımı, iradenin yok sayılması, sessiz ihlal, mikro ihlal, masumlaştırılmış saldırı, alarm noktası, tolerans sınırı, tahammül eşiği…

Hepsi aynı şeye işaret ediyor:

Bir bireyin fiziksel, duygusal, zihinsel ya da dijital alanına; rızası olmaksızın müdahale edilmesi. Kişisel sınırlarının hiçe sayılması, izin alınmadan aşılması.

Bu bölüm, iyi niyetle yapılmış yüzlerce sınır ihlalinden sadece biri.

Hani çok sevdiğiniz, kırılmasından korktuğunuz için tökezlemesin diye çaba harcadığınız kişiler olur ya… İşte tam da orada, iyi niyetle kurulmuş ama masum olmayan bir müdahale başlıyor. Bunu itiraf edebilirim: Benim de masumlaştırılmış saldırılarım oldu.

Olgunluk nedir, bunu da konuşmak gerekiyor.  Olgunluğu yaşımız mı tanımlar? Yaşadıklarımız mı? Okuduklarımız mı? Konuya göre olgunluklarımız değişiyor. İnsan bir konuda yetkin görünürken, başka bir konuda hala acemice davranabiliyor. Bir dönem kendimi, bir başkasının kendi hayat kararlarında söz söyleyecek kadar yetkin sanmıştım. Ne büyük bir yanılgı. E. kişisi bana hayat çizgisini, isteklerini, hayallerini anlatırken konuşmasının bitmesini beklemeden araya girdim. Anladığım kadarıyla devam ettim. Ailesine olan sorumluluklarını hatırlatmak, aldığı kararların diğerlerini ne denli etkileyeceğini anlatmak istedim. Evet, bunu yaptım. Bunu onun iyiliği için yaptığımı sandım. Onu, ondan daha çok düşündüğümü sanarak hatta ailesini de ondan daha çok düşündüğüm pervasızlığına kapıldım. İşte tam burada masumlaştırılmış saldırıya hoş geldiniz.

O an tepkisizliği ile tepki verdi. Sessizliğinin sebebini ısrarla sorduğumda, konuşmak istemediğini söyledi. İlerleyen günlerde, kendi haklılığımı taşıyarak -ne yaptığımı hala tam olarak fark etmeden- ama onu bilmeden kırmış olmanın üzüntüsüyle görüşmek istedim. Görüşmedi.

Ne denli sınırlarına girdiğimi damıtılmış haliyle erkek arkadaşı bahsetti. Ama haklıydım onu düşünmüş hızlı verilmiş kararların onun hayatına zarar vermesini istemezdim benimle görüşmek istememesine haklı şekilde(!) öfkelenerek görüşmeyi bende reddettim.

-oysa talep yoktu-

2 yıl geçti ve sonunda görüştük. Saatlerce sohbet ettik. Görüşmede, ne denli sınırlarının içine girdiğimi anlattı. Bunu ilk kez bu kadar net duydum. Masumlaştırılmış bir saldırının, iyi niyetle kurulmuş cümlelerin ardında ne kadar derin izler bırakabildiğini o gün gerçekten anladım. Ve o hafta, fark ettirilenlerin ağırlığıyla kendime gelemedim. İyi niyet, sınır ihlalini masumlaştırmıyor. Sevgi, karşımızdaki insanın yerine karar verme hakkı vermiyor.

Teşekkürler E.

Kendimize Karşı

Sınır ihlali bazen kendimize karşıdır. Bazen ihlal dışarıdan değil, içeriden gelir.

Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgeyerek, kendimize şefkatli davranmayarak, düşüncelerimize sert eleştiriler yönelterek, acımasız yorumlar yaparak, bulunduğumuz noktayı sürekli yetersiz görerek, başarısızlık hissinin tüm ağırlığını omuzlarımızda hissederek… Kendi sınırlarımı ne çok ihlal ettiğim an var, diye düşünüyorum.

Ama asıl soru şu: İlk ne zaman başladı?

Kendime karşı sınır ihlallerimi düşünürken şunu fark ediyorum. Başkası yapsa rahatsız olacağım şeyleri, ben kendime neden yapıyorum? “Bunu istemiyorum” deyip yine yapmak. “Şimdi sırası değil” diyerek kendimi ertelemek. “Başaramazsın” deyip güvenimi kırmak. Kendi ihtiyaçlarımı hep sonraya bırakmak. Bana özgü sandığım bu davranışların, aslında birçok insan için tanıdık olduğunu da biliyorum. Hayır diyemeyişlerimiz.

Çocukken annemle babam tartıştığında, babam ertesi gün işe gidecekse yapılması gereken bir ütü olurdu. Annem zaten çok meşguldü hem duygusal olarak yorulurdu hem de ev işleriyle. Ben hemen gönüllü olurdum. Ütüyü yapardım. Başta bu yardım etmekti, evdeki gerilim biraz azalsın diyeydi. Zamanla bu davranış olmaktan çıktı. İsteyerek hep gönüllü olduğum bir alışkanlığa dönüştü. Böyle olunca da “Gizem ütü yapmayı seviyor” denildi. Ben de itiraz etmedim. Hatta bunu ben bile söyledim.

Sevmediğim bir şeyi seviyor gibi davranmak sanırım kendime karşı yaptığım ilk sınır ihlaliydi. Bugün hala istemediğim tekliflere “evet” dediğim oluyor. Kimse bunu benden istememesine rağmen, ben bunu kendimden bekliyorum. İstemediğim ama karşımdakine daha faydalı gelecekse ya da onu kırmamak için yapıyorum. Ve sonucunda bunun yorgunluğunu yine kendim çekiyorum.

Kendimce küçük bir önlem geliştirdim. Telefonu açmamak, mesajla iletişim kurmak. Böylece ne diyeceğimi düşünmek için zaman kazanabileceğimi, reddedişi yumuşatabileceğimi, kimseyi kırmadan ilerleyebileceğimi düşündüm. Ama bunlar sınır çizmek değil, başka bir sınır ihlali olduğunu zamanla fark ettim. Açık bir hayır demek yerine kaçmak, geri çekilmek, kendi isteklerini biraz daha değersizleştiriyormuş. Bazı sınırlar başkalarına değil, önce kendine çizilmeli.

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Kontrol Etme Meselesi

Kontrol etme ihtiyacı, kaygı ve duygusal yük üzerine düşünmeyi temsil eden bilgisayar başındaki kadın illüstrasyonu
Kontrol Etme Meselesi

Kontrol etme çabası, beni yaralayan bir noktada duruyor.

Burada bahsettiğim kontrol, başkalarının hayatını yönetme isteğinden değildi elbette. İlişkileri kaybetmemek için kendimi fazla sorumlu hissetmemden doğuyordu. Hep daha fazla teklif, kişinin hayatını daha fazla düşünmek; sevilmek için yapılması gereken şey gibi konumlandırıyordum.

Yeni yeni fark ediyorum belki biraz da sevilmemek gerek. Biz sadece duralım ve sevilelim. Bunu fark etmek, bu davranışın son bulacağının bir işareti… İnanıyorum.

Aynı Yerden Görülmemek

Zamanla sorumluluk alma halimin karşı tarafta aynı yere düşmediğini gördüm. hayatıma giren herkes tarafından aynı yerden okunmadı. Ben yük almaya çalışırken, karşı tarafta bambaşka duygular ortaya çıkabiliyordu. 

Bir arkadaşım, beni “yöneten”, “insanları kontrol eden” biri olarak gördüğünü söyledi. Bunu söylerken kullandığı kelimeler ve anlam canımı acıttı. Çünkü benim için bu hâl, yönetmekten çok yük almaktı. Kimseyi kendi istediğim yere çekmeye çalışmıyordum. Bir şeyler kırılmasın, ilişkiler zarar görmesin, herkes daha az yorulsun istiyordum. Keskin bir şekilde, tanımlanmak beni rahatsız etti.

Bugün hâlâ şunu ayırt etmeye çalışıyorum:

Biri beni bu kadar sert eleştirdiyse haklı olabilir mi?

Bu kadar keskin tanımın içinde kendimi göremedim, içimden "bu ben değilim" dedim. Cümlenin yarattığı rahatsızlık ise benimle geldi. Karşı tarafın bu yorumuna kırılmak dışında bir de kendime bakmak istedim.

Benim kontrolüm; düzeni korumaya çalışan, kaygılı bir çaba mıydı, yoksa karşımdakinin sınırlarını ihlal eden bir hâl mi? Yaptığım şey gerçekten kontrol etmek miydi, yoksa yardımcı olmak mı? Çünkü fazla sorumluluk almak, kontrol ediyormuşum gibi bir iz de bırakabilir.

 Bunu yaparken, karşımdaki için alan açmak yerine bazen alanına mı giriyordum?

Şunu biliyorum:

Beni bu şekilde tanımlanmak inciticiydi. Ve bu incinmenin içinde haklı bir kırgınlık vardı. Ama aynı zamanda, bu sözlerin bana bıraktığı bir iz de oldu. Kendi niyetimle, başkasının hissettiği şeyin her zaman aynı olmadığını gördüm.

Kontrol ve duygusal emek arasında bir fark vardı. Durduğum nokta ise belliydi.

Herkesin kendi çokluğu ve deneyimleriyle var olmasını öğrenmeye çalışıyorum. En çok kendim için. 

Duramamak

Önceki yazıda kontrol etmek ve sorumluluk almak üzerinde durmuştum. Değindiğim gibi kontrol ettiğim şey aslında düzen değil; sevilme ve kabul edilme ihtiyacıydı. Bazen fark etmek yetmiyor insan yine de duramıyor.

Bu yazı, tam da o duramama halinin içinden yazıldı. İnançlı bir ailede büyüdüm. Allah’a inanan ve onun yanımızda olduğunu hisseden bir evde.

Tatil kasabası çocuğu olmak benim için, her yaz arkadaşlarını yanına çağırmak “bir şeyler yapalım” demekti. Yine o yaz, iki kadın arkadaşım yanıma gelmişti. Sabah deniz, kum; akşam ise eğlence…

Ailem evde yoktu. Yaz akşamlarının vazgeçilmezi alkol tabii. Ama sabah erkenden annemler gelecekti. Sarhoş eve dönmüşüz ve ben uyumuşum. Birkaç saat sonra kalkıp mutfağı toparlamışım; bulaşıkları makinadan çıkarıp kirlileri yerleştirmişim, hatta çamaşır makinesinde siyah-beyaz hatta renkli ayrımı yapıp çamaşırları asacak kadar durmuşum.

Sanırım makine ve ben hızlı programdaydık.

Sonrasında tekrar yatmışım. Sabah uyandığımda arkadaşıma çok teşekkür ediyorum; “her şeyi yapmışsın, ellerine sağlık” diyerek minnettarlığımı söylüyorum. Bana şaşkınlıkla bakıyor. Dün geceyi anlatmaya başlıyor. Bunların hepsini benim yaptığımı bekleme sürelerinde balkonda sohbet ettiğimizi, konuştuğumuz şeylerden bahsediyor. O an söylediklerini tuhaf ve komik bulmuştum. Biraz da kendimle biraz gurur duymuştum. Kimseye yük olmamıştım; ev dağılmamıştı.

Annem, sabah geldiğinde her şey yerli yerinde olacaktı. Geceye dair hatırladığım tek şey: Her şeyin yolunda kalmış olması.

Ama bugün durmayı öğrenmeye çalışırken, o geceye başka bir yerden bakıyorum. Ben uyuduğumu sanarken hâlâ çalışıyordum. Bedenim sarhoştu belki ama zihnim işi bırakmamıştı. Meğer ben o gece dinlenmemiştim  hatırlamıyor olsam da sadece duramamıştım. 

Bırakmak

Kimseyi kırmamak, yük olmamak için yapılması gerekenleri yapıyordum ama bunu düşünerek değil biri istediği için değil otomatikleştiğim için yapıyordum.  Otomat-laşan beynim ile ben inzivaya çekilip durmak üzerine, gelişmeliyiz. 

Kendimi yorduğumu ve bunu benim yaptığımı görmezden gelmiyorum. Bir şeyleri üstlenmede gönüllü olmayı bırakmalıyım, bunu ilk kez kabul ediyor, bırakmayı seçiyorum. Kendim ve diğerleri için...

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Kabul Görme ve Onay İhtiyacı

Küçük Gizem ile yetişkin halinin karşılıklı durduğu, kabul görme ve içsel farkındalık temasını anlatan illüstrasyon
  Küçük Gizem | Yetişkin Gizem


Bugün kimileri için kısa, benim için uzun ve değerli yıllarıma baktığımda kabul görme ve onaylanma  ihtiyacımın, hayatımda nasıl bir yer ettiğini görüyorum.

Terapi süreçleri de anlamama oldukça yardımcı oldu. Şimdi daha iyi anlayabiliyorum, neden herkesi kırmamaya çalıştım? Neden ‘ben yemiyorum ama gelirim’ dedim? Hayır demeyi, kendime değer vermeyi bu kadar geç öğrenmeye başladım?

Tabi ki toplum ve aile ilişkileri.

Kabul görme ihtiyacının, onaylanmanın hayatımda ne kadar belirleyici olacağıydı...

Bir ortamda bir şeyler aksayacaksa, bunu ilk fark eden bendim.

Planlı, organize ve çözüm odaklıydım. Ama bunu kimse benden istememişti, ben fark ediyordum.

Bir şeyler yolunda gitmezse bunun sorumluluğunu üzerime almam gerektiğini düşünüyordum. Sonuçta artık fark etmiştim geri durmak, eyleme geçmemek kötü değil miydi?

Kimse sorun yaşamasın, aksayan bir şey kalmasın istiyordum.

Güvenilir Çocuk Olmak

“Güvenilir çocuk” olmayı bilmem hangi yaşlarda üzerime kimlik olarak aldım.

Ortaokuldayken ödev kontrollerinin bende olması, derslerde sorumluluk verilen çocuk olmam, öğretmenler için beni iyi bir öğrenci yapıyordu. 

Uyumlu, güvenilir; yoklama defterinde sorun çıkarmayan öğrenci.

Ama arkadaşlarım için o kadar yumuşak değildim ödevini yapmayana: sert, defterini getirmeyene: kızgındım.

Kontrol eden, kuralcı halim çoğu zaman sevilmemekle sonuçlanıyordu. Yetişkinler için bu halim onaylanıyordu. Arkadaşlarım içinse aynı şey geçerli değildi.

Sorumluluk mu, Kabul Görme mi?

Bugün geçmişe baktığımda, ben sadece düzenli bir çocuk değil, kabul görmek isteyen bir çocuktum. O zamanlar bunu böyle adlandıramıyordum elbette. Verilen görevi layığıyla yerine getirmek önceliğimdi. 

Organize olmak, duygusal zekanı nispeten geliştirmiş olmak, çözüm odaklı olmak, hayatında dolabından düşüncelerine kadar nizami olmaya çabalamak bunlar sadece bir özellik değil; aynı zamanda sevilme, onaylanma ve kabul edilme ihtiyacıyla da ilgili olduğunu görüyorum.

Şimdi soralım aslında ne yapıyordum?

Yaptığım şey gerçekten sorumluluk almak mı? Belki de gereğinden fazla…

Bir şeyler yolunda gitmezse bunun sorumluluğunu üzerime almak o an bana doğru geliyordu. Aynı noktadan yapılmayan bir teklifi benim yapabiliyor olmam ya da ütülenmeyen bir gömleği benim ütülemem gibi..

Sorun çıkmaması, kimsenin üzülmemesi gerekiyordu. Bu davranışın kalıplaşarak hayatıma engeller çıkaracağını bilmiyordum, yazarken bile düşünmeden edemiyorum.

Hayatın Her Yerine Taşınan Bir Alışkanlık

Okulda, ailede, üniversitede, ilişkilerimde ve ev arkadaşlıklarımda… 

Ben yaptığım şeyi "yardım etmek", "düzen sağlamak", "sorumluluk almak" olarak görüyordum. Belki gereğinden fazlaydı da ama aksaklıkları toparlamak, eksik varsa tamamlamak, yapılmayanı üstlenmenin ne gibi zararı olabilirdi ki...

Bu davranışlarımla kendime vereceğim zararlar, çevremde oluşturabileceğim hasarları bilemiyordum 

Ortaokuldaydık. Grup olarak dikdörtgen masalarda, yan yana oturuyorduk.

Yanımda oturan arkadaşım ayağını salladığı ya da yazı yazarken, silgiyi kullanırken masanın sallanması, beni rahatsız ederdi onu sertçe uyardığımı hatta zorbalık yaptığımı hatırlıyorum.

O an bana doğru gelen şey buydu, ders çalışıyorduk odaklanmamız gerekiyordu. Bir şeyler düzgün ilerlemeliydi. Şimdi fark ediyorum ben sadece rahatsız olmuyordum, takıntılı bir boyut da kazanmıştım.

Zamanla bu halim okulda kalmadı.

Evde de durum farklı değildi mutfakta hazırlık yapılırken benim gibi yapamayacaklarını düşünerek; bulaşık makinasının boşaltılmasından, masaya tabakların yerleştirilmesine hatta salata yapılırken marulun doğranmasına kadar müdahale kabul etmediğim ve yardım tekliflerini reddettiğim zamanlarım oldu. hayatımdaki nizam bozulmamalıydı. Ne nizam ama!

Benim için düzen önemliydi, demiştim. Tüm sorumlulukları alarak kontrolün bende olmasını sağlayarak aksaklıkları da önleyebiliyordum. Kendimi ne kadar yorduğumu ve detaylar arasında boğularak geleceğim için oluşturmam gereken zemini ihmal ettiğimi fark edemiyordum. 

Fark Etmek

Bazı kırılmalar, çok küçük bir anıdan ortaya çıkabiliyor. 

Üniversitede, ilk ev arkadaşlığı deneyimimde ortaya çıktı.

Eve yeni taşınmıştık eşyaları yerleştiriyorduk ben her şeyin simetrik olmasını, daha düzenli daha doğru görünmesini istiyordum obsesif ve kontrol seviyemin arttığından bir haber.

Gülcan ise (ev arkadaşım) eşyaları daha çapraz şekillerde yerleştiriyordu. Sessiz bir anlaşma içerisinde farklı zamanlarda istediğimiz şekilde düzeltmeleri yaptığımızı ve en sonunda bu eşyaları kim oynatıyor ile başlayan konuşmamızla sorun patlak verdi.

Tartışarak değil de konuşarak durumu çözmüştük. Benim takıntılı halimi belki onunda başka bir halini adım adım aştık biraz onun istediği şekillerde biraz da benim istediğim şekillerde eşyaları yerleştirdik.

Sorumluluk alma haliyle başlayan ve tüm süreci üstlenmek neredeyse obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanısı almamı sağlayacaktı. Bu anıyla başlayarak denetim altına almayı öğrenecektim..

Bazı fark edişler tek başına gelmiyor. İnsan, duramadığını çoğu zaman yalnızken değil, biriyle birlikteyken daha rahat anlayabiliyor. Öğreniyorum; her yükü almamak, kontrol için çabalamamak, her boşluğu doldurmamak…

Herkesin yolu açık kalsın istiyorum.

Biraz da kendi yolum için.

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints



Aile mi, Toplum mu? | Bir Soruyla Başlayan Hikaye

 

Aile ve toplum arasında bireyin kendini bulmasını anlatan illüstrasyon
Köklerim var ama yönümü ben seçiyorum.

Aileye sarılarak başlıyoruz hayata. Ama bir noktada... Kim olduğumuzu biz seçiyoruz.

Ortaokuldayken Türkçe öğretmenimiz bize bir soru sordu?

Bireyi, ilk toplum mu yoksa aile mi eğitir? 

3 hakemli, iki gruplu bir münazara yapılacağını söylemişti. “Aile” diyenler el kaldırdığında 4 kişi vardı. “Toplum” diyenlerde ise ben ve 3 arkadaşım.

1 hafta boyunca araştıracak, sonra karşı tarafı ikna etmeye çalışacaktık.

Heyecanımı anlatamam sizlere çünkü ben aslında toplumu seçmek istememiştim. Elimi kaldırmıştım çünkü içimden geçen "ikisi de öğretmenim" demekti. Ama artık seçimimi (!) savunmam gerekiyordu. 

Vejetaryenlikten Veganlığa (2) | Peki Ne Zaman Hazırdım?

Bu yazı, "Karar Vermek Kolay Mı?" başlıklı yazının devamıdır.

Peki ne zaman hazırdım?

“Ben Veganım.” cümlesini sesli şekilde ya da kendime telaffuz etmek son derece sarsıcı ve korkunç geliyordu. Bu cümlenin getirdiği yükü taşıyamamaktan korktuğumu fark ettim.

Uzun süre zihnimde “mükemmel vegan” yarattım. Kelimeye layık birey olmaya çabalamak için hayatımı, yaşam koşullarımı bir anda değişmesi gerektiğini düşünüyordum. Esra ile konuşmalarımı hatırlamak beni sakinleştiriyordu. Sürece yaymam gerektiğini her şeyi bir anda değiştiremeyeceğimi bilmenin dışında içselleştirmem gerektiğini anladım. Meselem vegan olmak değildi.

Sadece daha az zarar vermek niyetinde olduğumu kendime hatırlatmam gerekiyordu. Niyet sürecek ya da sürmeyecekti ama yolda öğrenecektim.

Kendimle kavga etmeyi bıraktığımda ve net çizgileri yok ettiğimde sürecin içinde eğitilmek daha kolaydı.

Yeme alışkanlığım, giyim tercihim, temizlik ürünlerim, makyaj eşyalarım gibi her şeyin bir anda değişmesini beklemektense süreç içinde hazırlanması kişide daha az baskı yaratıyordu. Kendime şunu söyledim daha az zarar vermek istiyorum bu cümle ben veganım demekten daha iyi hissettiriyordu.

Kendimle kaldığımda, aynaya baktığımda içimin rahat olmasını istedim. Vicdan muhasebesinden rahat ayrılmaktı derdim.

Veganlığa geçiş sürecinde hazır olma anını düşünen genç kadın illüstrasyonu

Türcülük | Örümcek ve karınca hafızası

Hala veganım demekte tereddüt ediyorum. Vegan olmaya çalışıyorum demek beni daha mutlu ve özgür hissettiriyor.

Canlılara istemeden verdiğim zararlar ya da korkularımla onlara zarar verme halim ile hala mücadele ediyorum.

Türcülük, canlı bireylere sadece ait oldukları türden ötürü farklı değer atfedilmesidir. Oxford sözlüğü türcülüğü “insan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi ya da ayrımcılığa uğratılması” şeklinde tanımlamaktadır.

Türcülük kavramıyla yüzleşmek beni çocukluk anılarıma götürüyordu.

Küçüktüm.

Bahçeli bir evde büyüdüm, bir gün evin içinde bir örümcek gördüm. Korkumla birlikte babama seslendim o da örümceği öldürdü, sonra şaka yapar gibi, bak öldü diyerek ölüsünü üzerime doğru yaklaştırdı.

O günden sonra örümceklerden korkmaya başladım.

Yine küçükken büyük bir karınca, ayak parmağımın arasına girdi, kendini korumak için beni ısırdı. Canımın ne kadar acıdığını hala hatırlıyorum. O günden sonra küçük karıncalara tiksinti, büyük karıncalara korku duymaya başladım.

Örümcek ve karıncaların varlığı hala beni rahatsız ediyor. O anlar bana canlıları iyi ve kötü diye kodlamamı sağlamıştı, tehdit olarak gördüğüm canlılar hanesine dahil edilmişti.

Bugün örümcek gördüğümde reflekslerim değişmiş değil. Doğadaysam onun alanındaysam geri çekilebiliyorum ama dört duvarın içinde “benim alanımda” olduğunu hissettiğimde hala öldürdüğüm oluyor.  Bunu yazmak kolay değil. Belki şunu sorabilirsiniz: O zaman ne farkı kaldı?

Yargılanacak olsam dahi bunu saklamak istemiyorum. Vegan olmaya çalışmak hala başardım dediğim yerde değil. Ama artık eylemlerimi, reflekslerimi sorguladığım ve değiştirmeye çalıştığım noktadayım.

Ben her sabah uyandığımda daha bilinçli bir insan olmaya, canlılara daha az zarar verme niyetiyle yaşamayı seçiyorum.

Paylaşmak sevinçli kılıyor. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Eğer bu yazı sana bir şey hissettirdiyse, benzer yazıları ve düşüncelerimi Instagram’da paylaşıyorum 🌿

@vegfootprints

Trikotilomani ile Yaşamayı Öğrenmek

İçimdeki Tekrar Buzikamilmüdür: Her Şeyin Başladığı Yer Küçüklük lakabımdan bahsetmek istiyorum sizlere: “Buzikamilmüdür.” Lakabın hikayes...